←

Haber

DERGİ.social · AKIŞ

GEZİ’NİN ARDINDA KALAN TÜRKİYE

2013’te bir parkın geleceği için başlayan itiraz, on üç yıl sonra neden hâlâ mahkeme salonlarında, kent planlaması tartışmalarında ve Türkiye’nin siyasi hafızasında yaşıyor? Gezi’nin kazanımları, kayıpları, dönüşen örgütlenmeleri ve 21 Ekim 2026 itibarıyla son yargı gelişmeleri.

Ekim 2026. İstanbul’un merkezindeki Gezi Parkı gündelik hayatın bir parçası olmayı sürdürüyor. İnsanlar içinden geçiyor, bir bankta oturuyor, yolu kısaltıyor. 2013’te parkın yerinde yeniden yapılması tartışılan Topçu Kışlası ise orada yükselmiş değil. Aynı sırada İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 25 Ağustos 2026 tarihli ihlal kararına rağmen Osman Kavala’nın yeniden yargılanma ve tahliye taleplerini 13 Ekim’de reddetti. Bir yerde park, diğer yerde bitmeyen bir dosya var. [1][2]

Bu iki görüntü Gezi’den geriye kalanı kolayca özetlememizi engelliyor. Bir yeşil alanın korunması hareketin tüm siyasi taleplerinin gerçekleştiğini göstermez. Bir mahkûmiyet kararı da yüz binlerce insanın farklı amaçlarla katıldığı gösterilerin tek hukuki sonucu sayılamaz. Dergimizin 19. yazısında 27 Mayıs’taki ilk nöbetten parkın 15 Haziran 2013’te boşaltılmasına kadar kronolojiyi anlattık. Buradaki sorumuz başka: Meydan boşaldıktan sonra insanların siyasetle, birbirleriyle, kentle ve devletle ilişkisi nasıl değişti?

Kimi Gezi’yi barışçıl itirazın simgesi, kimi seçilmiş hükümete yönelen tehdit, kimi birbirine uzak insanların kısa süreli dayanışması, kimi de ağır yaralanmaların ve yıllarca süren davaların başlangıcı olarak hatırlıyor. Bu anlatılar aynı kanıt gücüne sahip değildir. Hatıra, siyasi iddia, anket, mahkeme kararı ve araştırma farklı kaynak türleridir. Gezi’yi on üç yıl sonra anlamak istiyorsak hepsini uygun bağlamında okumalıyız.

KAZANIM DEDİĞİMİZ ŞEYİ NASIL ÖLÇECEĞİZ?

İlk ölçü mekândır: Parkın yeşil alan olarak korunması, Topçu Kışlası projesinin gerçekleşip gerçekleşmemesi ve daha sonra işletme ile mülkiyet kararlarının nasıl alındığı. İkinci ölçü hukuktur: Toplantı özgürlüğü, kolluğun hesap verebilirliği, açılan davalar, ihlal kararları ve bunların uygulanması. Üçüncüsü siyasettir: Partiler ve seçmenler üzerinde kanıtlanabilen değişimler. Dördüncüsü toplumsal örgütlenmedir: Park forumları, sivil girişimler ve seçim gözlemciliği. Beşincisi hafızadır: Olayın sonraki kuşakların konuşma ve hatırlama biçimlerine etkisi.

Bu ölçüleri tek bir başarı veya başarısızlık notuna çeviremeyiz. Parkın ayakta kalması, her kent kararının daha katılımcı alındığı anlamına gelmez. Gönüllü seçim gözlemcilerinin ortaya çıkması, bir seçim sonucunu onların değiştirdiğini kanıtlamaz. Bir yüksek mahkemenin ihlal kararı, karar uygulanana kadar zarar görmüş kişinin fiilî durumunu kendiliğinden değiştirmeyebilir. Gezi’nin bilançosunu gerçekçi kılan şey, bu farklı sonuçları birbirinden ayırmaktır.

Hayriye Özen’in Gezi’nin uzun dönemli siyasi sonuçlarına ilişkin araştırması, hareketin yalnızca belirli hükümet politikalarını değil iktidarın kendini meşrulaştırma ve muhalefeti tanımlama stratejilerini de etkilediğini savunuyor. Bu, akademik bir yorum ve tartışma çerçevesidir; belirli bir sonraki seçim veya yasa için tek nedenin Gezi olduğunu gösteren deneysel kanıt değildir. [3]

PARK KORUNDU; PEKİ KARAR VERME HAKKI?

Gezi Parkı’nın Topçu Kışlası olarak yeniden yapılandırılması gerçekleşmedi. İlk protestocuların yeşil alanın korunmasına ilişkin somut talepleri bakımından bu önemlidir. Ancak kamusal bir alanı fiziksel olarak korumakla onun yönetiminde yurttaşlara sürekli söz hakkı sağlamak başka kazanımlardır. İhale, işletme, bakım, güvenlik, yeşil alanın büyüklüğü ve mülkiyet kararları, 2013’ten sonra da yeni tartışmalar doğurabilecek konular olarak kaldı.

İstanbul Barosu 23 Ekim 2025’te, Vakıflar İstanbul 1. Bölge Müdürlüğünün parkı 'ticari işletme' niteliğiyle üç yıllığına kiralamak üzere ihaleye çıkarmasına karşı açıklama yaptı. Baro, bunun yeşil alanın geleceği açısından riskler yaratabileceğini belirterek iptal istedi. Bu, bir meslek kuruluşunun itirazıdır. İhalenin bütün sonuçları ve parkın gelecekte fiilen hangi biçimde işletileceği konusunda tek başına kesin hüküm kurmaz. [4]

Şehircilik tarihi üzerine çalışan Murat Gül, John Dee ve Cahide Nur Cünük, Taksim ve Gezi Parkı’nın daha önceki siyasi ve kültürel anlamlarını inceledi. Sinan Erensü ve Ozan Karaman ise 'yaşam alanı' söyleminin kentle siyaseti ilişkilendiren bir dil sunduğunu tartıştı. Burada kaydedilen kalıcı miras, bir parkın somut varlığı kadar, o park hakkında karar verme hakkının kamuoyunda siyasi bir soru hâline gelmesidir. [5][6]

Yine de bu sonuç bütün kent projelerinin Gezi nedeniyle durduğunu veya Gezi’den sonra ülkenin tüm imar politikalarının değiştiğini söylemeye yetmez. Bir toplumsal itirazın yarattığı gündemle belirli bir belediye, mahkeme veya bakanlık işlemi arasında neden-sonuç kurmak için karar metni ve tarihlere ihtiyaç vardır.

MAHALLE FORUMLARI: MEYDANIN KÜÇÜLMESİ, SİYASETİN BİTMESİ MİYDİ?

Gezi Parkı’nın boşaltılmasının ardından İstanbul’un farklı semtlerinde park forumları yapıldı. Abbasağa, Yoğurtçu ve başka parklar, sürekli büyük kalabalık gerektirmeyen daha küçük ölçekli tartışmalara alan açtı. İnsanlar toplantı gündemi oluşturdu, söz alma ve karar verme biçimlerini tartıştı, mahalle sorunlarını ve siyasi talepleri konuştu. Ancak bu forumlar tek merkeze bağlı ve aynı kurallarla işleyen bir hareket değildi.

Hande Ramazanoğulları’nın 2022’de yayımlanan çalışması, park forumlarının Gezi sonrasındaki siyasal eylem biçimleri açısından uzun süreli izler bıraktığını savunuyor. Başka bir araştırma, üç forum üzerinden yürüttüğü incelemede kamusal politikalara doğrudan etki kapasitesinin sınırlı olduğunu, buna karşılık sivil diyalog ve toplumsal bağlar yaratabildiğini belirtiyor. İkinci bulgu, birincinin inkârı değil: İnsanların birbirleriyle konuşmayı öğrenmesi, belediye meclisindeki bir kararı değiştirmekten farklı türde bir etkidir. [7][8]

Forumların katılımcıları çalışma saatleri, bakım sorumlulukları, güvenlik kaygıları ve siyasi ayrılıklar gibi sorunlarla karşılaşıyordu. Büyük eylemin yarattığı heyecanın sürekli kurumsal yapılanmaya dönüştürülmesi zor olabilir. Forumları bir devrimci ütopyanın kusursuz örneği gibi görmek ne kadar yanıltıcıysa, bir süre sonra katılım azalınca hiçbir iz bırakmadıklarını ileri sürmek de o kadar acelecidir.

Gezi’nin sonraki kuşaklara bıraktığı olası derslerden biri, siyasetin yalnızca seçim kampanyalarından ibaret olmadığıdır. Bir mahallede bir araya gelip konuşmak, yerel bir sorunu belgelemek veya yurttaşlık denetimine katılmak da siyasal faaliyettir. Fakat bunların her birinin kalıcı sonuçlarını ayrıca araştırmak gerekir.

SOKAKTAN SANDIĞA: OY VE ÖTESİ’NİN HİKÂYESİ

Gezi sonrasında ortaya çıkan önemli gönüllü ağlarından biri Oy ve Ötesi idi. 2013 sonunda örgütlenen girişim, 2014 yerel seçimlerinde partilerden bağımsız gönüllü müşahitlik ve seçim tutanağı takibi faaliyetleri yürüttü. 2015’te yayımlanan örgüt deneyimine göre Aralık 2013–Mart 2014 arasında yaklaşık 35 bin gönüllü çalışmaya katıldı ve İstanbul’da 32 binden fazla sandığın yaklaşık 26 bininde görev yapıldı. Bu sayılar örgütün kendi açıklamalarına dayanır. [9]

Oy ve Ötesi’nin kayıtları, 2014’ten sonraki seçimlerde de eğitim, müşahitlik ve sonuç tutanaklarının karşılaştırılması çalışmalarını anlatıyor. Mülkiye Dergisi’nde 2016’da yayımlanan araştırma, girişimin sivil toplum ve seçim bütünlüğü açısından ortaya çıkışını inceledi. Bu çalışmalar, protestoya katılmış veya ondan etkilenmiş insanların siyasal ilgisinin mutlaka bir parti üyeliğine dönüşmek zorunda olmadığını gösteren örneklerdir. [10][11]

6 Ekim 2026’da yayımlanan Hande Ramazanoğulları çalışması da Gezi sonrası gönüllü seçim gözlemciliğini 'protesto sonrası yurttaşlık' biçimi olarak ele alıyor. Araştırma, meydandaki kısa süreli eylem enerjisinin seçim denetimi gibi kurumlarla etkileşim kuran pratiklere aktarılabileceğini savunuyor. Fakat Oy ve Ötesi’nin çalışmalarının belirli bir adayın kazanmasını sağladığını veya bir seçimin sonucunu tek başına belirlediğini gösteren bir nedensellik hesabı sunmuyor. [12]

Seçimler milyonlarca insanın kararına, kampanyalara, ekonomik koşullara, adaylara ve partilerin örgütlenmesine bağlıdır. Gönüllü müşahitliğin neyi değiştirdiğini araştırmak, seçim sonucunun siyasi nedenini bu girişime yüklemekten farklıdır. Gezi’yi sandık rakamlarıyla ispatlamaya çalışmak, onun farklı yurttaşlık biçimlerine etkisini görmemizi de engelleyebilir.

GEZİ NEDEN TEK BİR PARTİYE DÖNÜŞMEDİ?

2013’teki kalabalığın içinde çevreciler, sendikacılar, sosyalistler, feministler, LGBTİ+ aktivistler, çeşitli milliyetçi çevreler, futbol taraftarları, Antikapitalist Müslümanlar ve herhangi bir partiye bağlı olmayan yurttaşlar vardı. Bir kısmı yalnızca Gezi Parkı’nın korunmasını, bir kısmı polis müdahalesinin sona ermesini, bir kısmı ise hükümet politikasında çok daha geniş değişiklikleri istiyordu. Bu farklı talepler geçici bir ortak alan yaratabilir; ancak tek bir parti programı üretmeyi kendiliğinden mümkün kılmaz.

Şebnem Yardımcı-Geyikçi’nin Gezi’ye parti sistemi açısından bakan araştırması, temsilde memnuniyetsizliğin ve siyasi kutuplaşmanın toplumsal protestoya dönüşmesinde rol oynayabileceğini tartışıyor. Seçimlerin yapılması, her seçmenin seçimler arasındaki dönemde kendisini yeterince temsil edilmiş hissettiği anlamına gelmez. Buna karşılık bir protestonun büyük olması, seçimle oluşmuş kurumsal temsilin varlığını ortadan kaldırmaz. [13]

Gezi sonrasında bu iki meşruiyet görüşü karşı karşıya geldi. Hükümet ve destekçileri, seçilmiş iktidarın yetkisini ve gösterilerdeki şiddetle kamu düzeni sorunlarını vurguladı. Protestocuların önemli bir bölümü ise oy vermenin kent kararlarını eleştirme ve barışçıl gösteri hakkını ortadan kaldırmadığını savundu. Siyasi görüş ayrılıklarını aktarmak ile belirli bir suçun kanıtlandığını söylemek aynı şey değildir.

2013’te birbirinden uzak grupların geçici biçimde yan yana gelmesi, aralarındaki din, etnik kimlik, sınıf, ekonomi veya dış politika ayrılıklarının ortadan kalktığı anlamına da gelmez. O ortak alanı daha sonraki yılların bütün siyasi ittifaklarının kökeni gibi göstermemek gerekir.

GEZİ SEÇİMLERİ BELİRLEDİ Mİ?

2014’ten sonra Türkiye yerel ve genel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri, 2017 anayasa değişikliği referandumu, 2018 ve 2019’daki siyasi mücadeleler gibi birçok eşik yaşadı. Bu tarihler arasında iktidar ve muhalefet stratejileri değişti. Fakat aynı dönemde ekonomik koşullar, güvenlik ortamı, 2015’teki iki genel seçim, 2016 darbe girişimi, anayasal sistem değişikliği ve siyasi ittifaklar da önemliydi. Bir seçimin sonucunu yalnızca 2013’teki protestolara bağlamak mümkün değil.

Hayriye Özen’in çalışması Gezi’nin iktidarın siyasal meşruiyet söylemini yeniden kurmaya yönelten etkilerini tartışıyor. Esat Saygın’ın 27 Eylül 2026 tarihli araştırması da 2013–2019 muhalefet stratejilerini Gezi dâhil çeşitli siyasi eşiklerle birlikte inceliyor. İki çalışma da siyasi söylem ve stratejilerle ilgilidir; 'Gezi olmasaydı 2019 İstanbul seçiminde şu aday kesin kazanırdı' diye deneysel olarak doğrulanmış bir önerme sunmaz. [3][14]

Seçimlerin sonucunu yalnızca hareketin başarısı olarak görmek de, iktidarın belli dönemlerde seçim kazanmasını Gezi’nin bütünüyle başarısızlığının kanıtı saymak da toplumsal harekete yanlış ölçü uygular. Gezi tek adayın belirli tarihte oy istediği bir seçim kampanyası değildi. Bu yüzden siyasi etkiyi seçmen davranışları, örgütlenme, söylem ve hukuki sonuçlar arasında ayırmak gerekir.

KÜLTÜREL HAFIZA: MİZAH, PARK, DUVAR YAZISI VE DİJİTAL ARŞİV

Gezi’nin sonraki yıllara taşınan mirasında mizah, pankartlar, duvar yazıları, müzik, parkta kurulan kütüphane, gönüllü mutfak, ilk yardım ve ortak temizlik gibi gündelik sahneler önemli yer tuttu. Bunlar, protestocuların bir bölümünün yaşadığı dayanışmanın gerçek kayıtlarıdır. Ama sadece bu fotoğrafları gösterirsek yaralanmaları, gözaltıları, çatışmaları, mülke verilen zararları ve hareket içindeki görüş ayrılıklarını gölgede bırakabiliriz.

Tersinden bakınca, yalnızca barikatların, yanan araçların veya polisle çatışan kişilerin görüntülerini seçmek de çok sayıda barışçıl eylemi ve parkın ortak mekân olarak kullanımını siler. 2013’ün iki fotoğraf arşivi, iki ayrı Türkiye hikâyesi üretebilir. Gazetecilik, hangi fotoğrafın hangi olaya, kime, ne zaman ait olduğunu doğrulamayı ve onu bütün hareketin yerine koymamayı gerektirir.

2019’da yayımlanan mekânsal hafıza araştırması, İstanbul’da bazı parkların ve meydanların Gezi sonrasında siyasi kimlik ve ilişki kurma biçimleri için önemli yerler olarak kaldığını gösteriyor. Araştırma 2013–2017 etnografik gözlemlerine dayanıyor; bütün şehirde herkesin aynı hatıraya sahip olduğunun kanıtı değil. [15]

Dijital arşivlerin de iki yüzü bulunuyor. Doğru saklanan orijinal video, yaralanmanın veya müdahalenin sırasını belgeleyebilir. Kaynağı belirsiz veya kesilmiş görüntü ise kişiyi suçlu gibi gösterebilir ya da mağdurun travmasını yeniden dolaşıma sokabilir. Olayı anmak ile insanları izinsiz teşhir etmek aynı şey değildir.

YARALANMALAR, ÖLÜMLER, AİLELER: HANGİ SAYIYI KULLANACAĞIZ?

Uluslararası Af Örgütü’nün 2 Ekim 2013 tarihli raporu, o tarihteki kayıtlara göre 8.000’den fazla kişinin yaralandığını ve en az üç protestocunun ölümünü polisin hukuka aykırı güç kullanımıyla ilişkilendirdiğini bildirdi. Örgütün Haziran 2014 değerlendirmesinde en az dört ölümden ve 8.000 civarında yaralıdan söz ediliyor; o tarihte 5.500’den fazla kişi hakkında Gezi’ye ilişkin kovuşturma açılmışken polisler hakkında yalnızca beş ayrı kovuşturma bulunduğu belirtiliyordu. Bu rakamların kapsamı ve tarihi farklıdır. 2026’da bütün olayların kesin toplamıymış gibi kullanılamazlar. [16][17]

Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan ve başka mağdurların olayları birbirinin aynı değildir. Ayrı tarih, ayrı fiil, ayrı fail iddiaları ve ayrı soruşturma dosyaları bulunuyor. Bazı kişiler doğrudan kolluk müdahalesiyle, bazıları başka tür şiddet olaylarında hayatını kaybetti. Bir isim listesi bütün dosyalar için tek bir ceza hukuku hükmü kurmaz.

Anayasa Mahkemesinin Dilan Dursun başvurusunda 2 Kasım 2022’de verdiği ihlal kararı, somut olaya bakmanın önemini gösteriyor. Gezi sırasında ölen bir kişinin cenazesi nedeniyle Ankara’da yapılan gösteriye katılan Dursun, başına isabet eden gaz fişeği kapsülüyle ağır yaralanmıştı. AYM, yaşam hakkının maddi ve usul boyutları ile toplantı hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Bu karar tek bir kişi ve olayla ilgili yargısal bulgudur; bütün müdahaleleri aynı hükümle açıklamaz. [18]

Gezi’nin bedeli yalnızca ölü ve yaralı sayısında saklı değil. Yakınını kaybedenler, hayatı boyunca sağlık sorunları yaşayanlar, uzun yargı süreçlerinde belirsizlik taşıyanlar ve olay günlerinde işini sürdüremeyenler bulunuyor. Ancak bunların tümünü doğrulanmamış tek bir mağdur sayısı veya parasal toplamla sunamayız. Dergimizin 18. yazısında tartıştığımız gibi kazanımın büyüklüğü, bir ailenin uğradığı kaybı ortadan kaldırmaz.

GEZİ CEZA DAVASI: 2017, 2020, 2022 VE 2023 AYNI TARİH DEĞİL

Gezi’ye ilişkin ceza dosyalarından en tartışmalı olanlarından biri Osman Kavala ve diğer sanıklar hakkındaki yargılamaydı. Kavala 2017’de gözaltına alınıp tutuklandı. Gezi’ye ilişkin suçlamadan 18 Şubat 2020’de beraat etti; ancak aynı gün başka bir soruşturma üzerinden yeniden özgürlüğünden yoksun bırakıldığı için fiilen serbest kalmadı. Beraat kararı daha sonra bozuldu. Bu kronolojiyi '2017’den beri tek bir değişmeyen suçlamayla tutuklu' veya '2020’de kesin ve nihai beraat gerçekleşti' gibi aktarmak hukuken eksik olur. [19]

25 Nisan 2022’de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Kavala hakkında hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan ağırlaştırılmış müebbet, diğer yedi sanık hakkında 18’er yıl hapis cezası verdi. İddia makamı ve mahkeme, Gezi olaylarıyla ilişkili örgütlenme ve şiddet eylemlerine ilişkin değerlendirmeler yaptı; sanıkların savunmaları ve hak örgütleri ise sivil toplum faaliyetlerinin suç unsuru olarak ele alındığı görüşünü ileri sürdü. Mahkeme kararının verilmiş olması olgudur; insan hakları hukukuna uygunluğu sonraki yargısal süreçlerde ayrıca incelendi. [19][20]

Yargıtay 3. Ceza Dairesi 28 Eylül 2023’te Kavala’nın ağırlaştırılmış müebbet cezasını ve Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ile Çiğdem Mater’in 18’er yıllık cezalarını onadı. Mücella Yapıcı ile Hakan Altınay’ın da aralarında olduğu üç sanık yönünden hükümler bozuldu. Dolayısıyla sekiz sanığın tümü bakımından 'aynı kesinleşmiş ceza ve aynı hukuki durum' cümlesi doğru değil. [20]

Ceza davasını protestonun kendisinin hukuki statüsüyle de karıştırmamalıyız. Çok sayıda kişinin barışçıl toplantıya katılmış olması, bir başka kişinin belirli bir suç işleyip işlemediği sorusunu kendiliğinden çözmez. Belirli kişilere isnat edilen suçlar da bütün göstericilere yüklenemez. Mahkeme kararları bireysel fiil, delil ve savunma güvencelerine göre okunmalıdır.

OSMAN KAVALA: AİHM’NİN 2019, 2022 VE 2026 KARARLARI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 10 Aralık 2019’da Kavala’nın tutukluluğunda makul suç şüphesinin gösterilemediği, ayrıca özgürlüğünden yoksun bırakılmasının insan hakları savunucusunu susturma amacına hizmet ettiği sonucuna vardı ve serbest bırakılmasını istedi. Türkiye’nin ilk kararın gereğini yerine getirmemesi üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Sözleşme’nin 46. maddesi kapsamında ihlal sürecini başlattı. AİHM Büyük Dairesi 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin önceki karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti. [21]

25 Ağustos 2026’da AİHM Büyük Dairesi yeni Kavala/Türkiye (No. 2) kararını açıkladı. Mahkeme, sonraki yargılama ve özgürlükten yoksun bırakma sürecinde birden fazla Sözleşme ihlali buldu; Kavala’nın mümkün olan en kısa zamanda serbest bırakılmasını ve mahkûmiyetin sonuçlarının giderilmesini istedi. AİHM, mahkûmiyetin Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması gerektiğini belirtti. Bu sonuç, Türk mahkemelerinin 2022’deki mahkûmiyeti fiilen kaldırdığı anlamına gelmiyordu. [1][19]

13 Ekim 2026’da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM’nin son kararına dayanılarak yapılan infazın durdurulması, tahliye ve yeniden yargılama başvurularını oybirliğiyle reddetti. 21 Ekim 2026 itibarıyla doğrulanabilen son kritik aşama budur. Bundan sonra yapılabilecek başvuruların veya ortaya çıkabilecek kararların sonucunu bugünden gerçekleşmiş gibi yazmak doğru olmaz. [2]

Bu kronoloji, uluslararası insan hakları kararı ile kararın iç hukukta uygulanması arasındaki farkı gösteriyor. 'AİHM tahliyeye hükmetti' ve 'Kavala tahliye edildi' birbirinin eş anlamlısı değil. Aynı şekilde iç hukukta verilmiş mahkûmiyetle uluslararası mahkemenin hak ihlali tespiti ayrı metinler olarak kayda geçmeli.

TAYFUN KAHRAMAN: AYNI DOSYADA İKİ AYRI ANAYASA MAHKEMESİ İHLALİ

Tayfun Kahraman hakkındaki 18 yıl hapis cezası 2023’te kesinleşti. Anayasa Mahkemesi 31 Temmuz 2025 tarihli kararında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve ihlalin sonuçlarının giderilmesi için yeniden yargılama yapılmasına hükmetti. Gerekçeli karar 17 Ekim 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Yüksek mahkemenin değerlendirmesi mahkûmiyetin delil ve savunma güvenceleriyle ilgiliydi; 2013’teki bütün gösterilerin tek bir hükümde hukuki nitelendirilmesi değildi. [22]

İlk ihlal kararının gereği yerine getirilmediği için ikinci bireysel başvuru yapıldı. Anayasa Mahkemesi 2 Nisan 2026’da bu kez bireysel başvuru hakkı ile adil yargılanma hakkı yönünden yeni ihlal kararı verdi. Karar 6 Ekim 2026’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Sorun artık yalnızca ilk mahkûmiyetin adilliği değil, Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmamasıydı. [23]

İhlal kararı ile beraat kararı aynı şey değildir. Yeniden yargılama kararı da kendiliğinden tahliye yapıldığı anlamına gelmez. Fakat 'ihlale karar verildi, mahkemeler isterse uyar' yorumu da anayasal bağlayıcılık ilkesini yansıtmaz. Bir hukuk düzeninin güvenilirliği, hükmün yazılmasından sonra gereklerinin yerine getirilmesiyle de ölçülür.

CAN ATALAY: GEZİ DAVASINDAN MİLLETVEKİLLİĞİNE, ORADAN ANAYASAL ÇATIŞMAYA

Gezi davasında hüküm giymiş avukat Can Atalay, 14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisinden Hatay milletvekili seçildi. Seçimden sonra tutukluluk, seçilme hakkı ve yasama dokunulmazlığı tartışması başladı. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 25 Ekim 2023’te Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verdi. İhlalin sonuçlarının giderilmesini istedi. [24]

İlgili yargı mercileri arasında AYM kararının uygulanmasına ilişkin çatışma ortaya çıktı. TBMM’de 30 Ocak 2024’te Yargıtay yazısının okunması üzerine milletvekilliğinin düştüğü kabul edildi. AYM’nin 22 Şubat 2024 tarihli ve 1 Ağustos’ta duyurulan norm denetimi kararında, önceki ihlal kararından sonra Atalay hakkında hukuken geçerli kesin mahkûmiyet hükmünden söz edilemeyeceği ve TBMM’de oluşturulan fiilî durumun anayasal anlamda geçerli yasama işlemi niteliği taşımadığı değerlendirildi. [25]

Bu, Gezi’ye ilişkin bir ceza dosyasının doğrudan anayasal kurumlar arasındaki bağlayıcılık ve yetki tartışmasına dönüşmesiydi. AYM’nin hukuki değerlendirmesi ile Atalay’ın fiilî cezaevi ve milletvekilliği durumu aynı şey değildir. 'Yüksek mahkeme ihlal buldu' cümlesinin yanına kararın uygulanıp uygulanmadığı sorusu eklenmeden güncel bir haber tamamlanmış olmaz.

KAMU DÜZENİ, SEÇİLMİŞ İKTİDAR VE PROTESTO HAKKI: AYRI AYRI SORUMLULUKLAR

Hükümet ve onu destekleyen siyasi çevreler, Gezi’nin belirli eylemlerini kamu düzenini bozma, cebir ve şiddetle iktidarı hedef alma girişimleri çerçevesinde yorumladı. Seçimle gelen yönetimin demokratik meşruiyetini ve devletin vatandaşları şiddetten koruma görevini vurguladı. Bu bakışta protesto ile hükümeti zorla devirmeye teşebbüs arasında çizgi çizilmesi gerektiği öne çıktı. Gezi davasındaki iddialar bu siyasi ve hukuki tartışmanın bir parçası hâline geldi.

Öte yandan sivil toplum ve insan hakları kuruluşları, barışçıl gösterilere yönelik polis müdahaleleri, hak ihlalleri, soruşturmaların etkinliği ve protestoyla ilgili ceza davalarını eleştirdi. AYM ve AİHM’nin farklı kişiler hakkında verdiği ihlal kararları da bu alanda hukuken incelenmesi gereken bulgular ortaya koydu. İnsan hakları raporu, siyasi açıklama, iddianame ve yargı kararı aynı düzeyde kanıt değildir. [16][17][19][22]

Demokratik düzende kamu düzeninin korunması ve barışçıl protestoya izin verilmesi birbirini dışlamak zorunda değildir. Şiddet uygulayan kişinin somut eylemi araştırılabilir; barışçıl göstericinin hakkı da korunabilir. Aynı şekilde kamu gücü kullanan bir görevlinin hukuka uygunluk ve orantılılık yükümlülüğü, herhangi bir bireyin eyleminden ayrı değerlendirilmelidir. Sorun siyasi kampların hangisini sevdiğimiz değil, hangi kişinin hangi fiilden hangi delille sorumlu tutulduğudur.

KUTUPLAŞMA GEZİ’DEN ÖNCE MİYDİ, SONRA MI BÜYÜDÜ?

Türkiye’nin toplumsal ve siyasi ayrışmaları 2013 sabahında ortaya çıkmadı. Seküler-dindar, merkez-çevre, sınıf, kimlik ve bölgesel gerilimler uzun bir geçmişe sahipti. Gezi’nin ayırt edici tarafı, bazı farklı grupları kısa bir süre ortak protesto alanında görünür kılarken ülkenin siyasal temsil konusundaki anlaşmazlıklarını da sert biçimde gündeme getirmesiydi. [13]

Bir katılımcının farklı görüşteki biriyle parkta dayanışması gerçek olabilir. Aynı kişinin yıllar sonra çok başka siyasi tercihlere yönelmesi de mümkündür. Parktaki geçici birlik, bütün Türkiye’nin uzlaştığı anlamına gelmez; sonradan yaşanan sert kutuplaşma da bu birliklerin hiç yaşanmadığını kanıtlamaz. Sosyoloji, iki durumu da inceleyebilir.

'Gezi kuşağı' sözü kültürel bir kavram olarak kullanışlı olabilir; ama 2013’te genç olan herkesin aynı deneyimi yaşadığı, aynı partiye oy verdiği veya aynı demokratik talepleri savunduğu iddiasını karşılamaz. Bir kuşakla ilgili hüküm kurabilmek için yıllar boyunca izlenmiş, tanımı ve örneklemi açık araştırmalara ihtiyaç vardır.

21 EKİM 2026 TARİHLİ BİLANÇO: NE KALDI, NE AÇIK?

Kent açısından parkın varlığı korunmuş durumda; mülkiyet ve işletme ilişkilerine ilişkin yeni itirazlar ise konunun kamusal gündemden düşmediğini gösteriyor. Toplumsal açıdan forumlar, bağımsız gönüllü ağları ve seçim gözlemciliği gibi faaliyetler farklı biçimlerde sürdü. Kültürel açıdan Gezi, bazıları için dayanışmanın ve mizahın, bazıları içinse tehdit ve çatışmanın simgesi olarak kaldı. Bu farklı anlamları tek bir ortak hafıza diye yazamayız.

İnsani ve hukuki açıdan ölüm, yaralanma ve ceza davalarının açtığı meseleler kapanmış değil. AİHM’nin Kavala hakkında 25 Ağustos 2026 tarihli ihlal kararı, ardından 13 Ekim’de yeniden yargılama ve tahliye talebinin reddi; AYM’nin Kahraman için 2025 ve 2026’daki iki ayrı ihlal kararı; Can Atalay için 2023 ve 2024’teki anayasal değerlendirmeler, Gezi’nin on üç yıl sonra da hukuki sonuçlar üretmeyi sürdürdüğünü gösteriyor. Bunlar birbirinden farklı kişi, hak ve yargılama süreçleri. [1][2][22][23][24][25]

Siyasi bakımdan Gezi’nin tek başına değiştirdiği bir seçim sonucunu kesin olarak gösteren karşılaştırmalı veri bulunmuyor. Ama parti sistemi, siyasal temsil ve iktidarın meşruiyet söylemi bakımından tartışma konusu olduğu açık. Kazanımların boyutunu anlamak için hem bu tartışmayı hem de onun sınırlılıklarını görmek gerekir.

GAZETECİNİN GEZİ DEFTERİ: ON SORU

Bir: İncelenen sonuç fiziksel park mı, hukuk kararı mı, seçim davranışı mı, sivil örgütlenme mi? İki: Hangi tarih ve hangi kurum söz konusu? Üç: Hükümet açıklaması, hak örgütü raporu, akademik çalışma ve mahkeme kararını ayrı mı aktarıyoruz? Dört: Beraat, mahkûmiyet, istinaf, temyiz, ihlal ve yeniden yargılama kavramlarını birbirine karıştırıyor muyuz? Beş: Verilen kararın fiilen uygulanıp uygulanmadığını ayrıca araştırdık mı?

Altı: Ölüm ve yaralanma kayıtları hangi kurumun hangi tarihli sayımları? Yedi: Bir protestoya katılan kişinin davranışıyla başka katılımcıların fiillerini ayırdık mı? Sekiz: Parkın fiziksel korunmasıyla işletilmesine ilişkin ihtilafı ayrı değerlendirdik mi? Dokuz: Gezi’den sonraki bir seçim sonucunu ona bağlamak için nedensel yöntemimiz var mı? On: 21 Ekim 2026 sonrasında yeni bir mahkeme veya idari karar verilmiş olabilir mi? Son soru, zaman içinde güncellenen bu dosyanın vazgeçilmez editoryal koşuludur.

Gazetecilikte bir diğer sınır mahremiyettir. Yargılanan veya yaralanan kişinin özel hayatı, ailesi ve sağlık bilgileri haberin siyasi önemi gerekçe gösterilerek sınırsız biçimde kullanılmamalıdır. Bir olay hakkında kanıt toplamakla insanların acısını tekrar tekrar dolaşıma sokmak arasında fark vardır.

SONUÇ: PARK BOŞALTILDI AMA MESELE KAPANMADI

2013 Gezi protestoları bir parkın geleceğine dair anlaşmazlıktan doğdu; fakat polis müdahalesi, kamusal karar alma, siyasi temsil ve farklı grupların birlikte hareket etmesi üzerine büyük bir tartışmaya dönüştü. Sonraki yıllarda sokağın sesi forumlara, seçimi gözlemleyen gönüllülere, akademik araştırmalara, kültürel hafızaya ve mahkeme kararlarına taşındı. Her alanda aynı sonuç ortaya çıkmadı. Bazı örgütlenmeler sürdü, bazıları dağıldı; park ayakta kaldı, hukuki uyuşmazlıkların bazıları devam etti.

Gezi’nin tarihsel önemini kabul etmek, o günlerde herhangi bir kişinin işlediği her eylemi savunmak değildir. Şiddet fiillerini ciddiye almak da barışçıl gösteriye katılan herkesi aynı suçla itham etmek anlamına gelmez. Devlet kamu düzenini korumakla yükümlüdür; aynı devlet barışçıl itirazı korumak ve yargı kararlarını uygulamakla da yükümlüdür. Bu ilkelerin hepsi bir arada savunulabilir.

On üç yıl sonra ortada tek bir Gezi hatırası yok: Parkı korumaya çalışanların Gezi’si, hükümetin tehdit olarak değerlendirdiği Gezi, hiç katılmamış insanların Gezi’si, yaralananların ve ailelerin Gezi’si, mahkeme belgelerinin Gezi’si, seçim gözlemciliğinde yeni bir yol bulanların Gezi’si var. Bu hatıraların hepsini eşit derecede doğru kabul etmek değil, iddia, tanıklık ve hüküm arasındaki sınırları koruyarak onları değerlendirmek gerekiyor.

Bir toplumsal hareketin sonunu ilan etmek için yalnızca meydanın boşaldığı güne bakmak yetmiyor. Hangi siyasi dili değiştirdiğine, hangi özgürlüğün korunup korunmadığına, mağdurların adalete ulaşıp ulaşmadığına ve insanların yıllar sonra hangi kurumsal yollarla söz söylemeye devam ettiğine bakmalıyız. Gezi’nin Türkiye’ye bıraktığı en ağır soru, bir protestonun kazanıp kazanmadığından önce, bir ülkenin itirazla ve sonrasındaki adalet talebiyle nasıl yaşadığıdır.

Bir sonraki yazı: BİR OKULDAN BÜTÜN FRANSA’YA — Paris 2026 dosyasının ilk yazısında, içindekilerdeki sıraya sadık kalarak olayların başlangıcını ve yayılma sürecini inceleyeceğiz.

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

[1] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kavala v. Türkiye (No. 2), Büyük Daire, 25 Ağustos 2026; serbest bırakma ve mahkûmiyetin sonuçlarının giderilmesi yükümlülüğü: https://www.echr.coe.int/w/kavala-v.-t%C3%BCrkiye-no.-2-1 ; tam karar: https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-252214

[2] Euronews Türkçe, “AİHM kararına rağmen Osman Kavala’nın tahliye ve yeniden yargılanma talebi reddedildi”, 13 Ekim 2026; İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin ret kararı: https://tr.euronews.com/2026/10/13/aihm-kararina-ragmen-osman-kavalanin-tahliye-ve-yeniden-yargilanma-talebi-reddedildi

[3] Hayriye Özen, “Reproducing ‘hegemony’ thereafter? The long-term political effects of the Gezi protests in Turkey”, Southeast European and Black Sea Studies 20(2), 2020: https://doi.org/10.1080/14683857.2020.1745417

[4] İstanbul Barosu, “Gezi Parkı İçin Vakıflar Bölge Müdürlüğü Tarafından Başlatılan İhalenin İptalini Talep Ediyoruz”, 23 Ekim 2025; meslek kuruluşunun itirazı: https://istanbulbarosu.org.tr/haber/gezi-parki-icin-vakiflar-bolge-mudurlugu-tarafindan-baslatilan-ihalenin-iptalini-talep-ediyor-kentimizin-yesil-alanlarinin-korunmasi-adina-her-turlu-hukuki-destege-hazir-oldugumuzu-duyuruyoruz

[5] Murat Gül, John Dee ve Cahide Nur Cünük, “Istanbul’s Taksim Square and Gezi Park: The place of protest and the ideology of place”, Journal of Architecture and Urbanism 38(1), 2014: https://research.itu.edu.tr/en/publications/istanbuls-taksim-square-and-gezi-park-the-place-of-protest-and-th/

[6] Sinan Erensü ve Ozan Karaman, “The Work of a Few Trees: Gezi, Politics and Space”, International Journal of Urban and Regional Research, 2017: https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1468-2427.12387

[7] Hande Ramazanoğulları, “After the Protest: Istanbul Park Forums and People’s Engagement in Political Action”, Social Movement Studies 21(4), 2022: https://doi.org/10.1080/14742837.2021.1894550

[8] “Deliberating in difficult times: lessons from public forums in Turkey in the aftermath of the Gezi protests”, British Journal of Middle Eastern Studies 47(2), 2020: https://doi.org/10.1080/13530194.2018.1491294

[9] Heinrich Böll Stiftung İstanbul, “Seçim güvenliği ve ötesi: Oy ve Ötesi”, 20 Nisan 2015; örgütün kendi katılım verileri: https://tr.boell.org/tr/2015/04/20/secim-guevenligi-ve-oetesi-oy-ve-oetesi

[10] Oy ve Ötesi, “Seçimler”; 2014’ten itibaren gönüllü seçim izleme ve tutanak doğrulama faaliyetleri: https://oyveotesi.org/secimler/

[11] Işıl Zeynep Turkan İpek ve Tevfik Karpuzcu, “Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşu ve Seçim Gözlem Grubu Örneği: Oy ve Ötesi”, Mülkiye Dergisi 40(4), 2016: https://dergipark.org.tr/tr/pub/mulkiye/issue/37407/432748

[12] Hande Ramazanoğulları, “From Street Protest to Electoral Watch: Post-Protest Citizenship under Democratic Backsliding in Turkey”, IntechOpen, 6 Ekim 2026: https://www.intechopen.com/online-first/1259614

[13] Şebnem Yardımcı-Geyikçi, “Gezi Park Protests in Turkey: A Party Politics View”, Political Quarterly 85(4), 2014: https://doi.org/10.1111/1467-923X.12112

[14] Esat Saygın, “Türkiye’de Muhalefetin Siyasal Pazarlama Stratejileri (2013–2019): Kritik Eşik Vakaları Üzerinden Karma Yöntemli Bir Analiz”, Politik Ekonomik Kuram 10(3), 27 Eylül 2026: https://dergipark.org.tr/en/pub/pek/article/1960300

[15] “Spaces of hope in authoritarian Turkey: Istanbul’s interconnected geographies of post-Occupy activism”, Political Geography 70, 2019: https://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0962629818300271

[16] Amnesty International, “Turkey: Gezi Park protests: Brutal denial of the right to peaceful assembly in Turkey”, EUR 44/022/2013, 2 Ekim 2013: https://www.amnesty.org/en/documents/eur44/022/2013/en/

[17] Amnesty International, “Turkey: Demonstrators on trial, police unpunished”, Haziran 2014; yaralanma, can kaybı ve kovuşturma bilançosu: https://www.amnesty.org/en/latest/news/2014/06/turkey-demonstrators-trial-police-unpunished/

[18] Anayasa Mahkemesi, Dilan Dursun kararı, 2 Kasım 2022; 25 Ocak 2023 basın duyurusu: https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/bireysel-basvuru-basin-duyurulari/yurutulen-ceza-sorusturmasindaki-eksiklikler-nedeniyle-yasam-hakki-ile-toplanti-ve-gosteri-yuruyusu-duzenleme-hakkinin-ihlal-edilmesi/

[19] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Kavala v. Türkiye (No. 2), 25 Ağustos 2026; kararın 2020 beraat, 2022 mahkûmiyet ve sonraki yargılama kronolojisi: https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-252214

[20] Euronews Türkçe, “Yargıtay Gezi Parkı davasında Osman Kavala ve Can Atalay dahil 5 kişinin cezasını onadı”, 28 Eylül 2023: https://tr.euronews.com/2023/09/28/yargitay-gezi-parki-davasinda-osman-kavala-ve-can-atalay-dahil-5-kisinin-cezasini-onadi

[21] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Kavala/Türkiye, 11 Temmuz 2022; Sözleşme’nin 46/4. maddesi kapsamında 2019 kararına uyma yükümlülüğü: https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-219512

[22] Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Tayfun Kahraman, B. No. 2023/98215, 31 Temmuz 2025; hakkaniyete uygun yargılanma ihlali ve yeniden yargılama: https://eski–kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2023/98215

[23] Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Tayfun Kahraman (2), B. No. 2025/57667, 2 Nisan 2026, 6 Ekim 2026 tarihli Resmî Gazete; ilk ihlal kararının uygulanmaması üzerine ikinci ihlal: https://www.hukukihaber.net/aymnin-202557667-basvuru-numarali-karari

[24] Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Şerafettin Can Atalay (2), B. No. 2023/53898, 25 Ekim 2023; seçilme ve kişi hürriyeti haklarının ihlali: https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/bireysel-basvuru-basin-duyurulari/secilme-ve-siyasi-faaliyette-bulunma-hakki-ile-kisi-hurriyeti-ve-guvenligi-hakkinin-ihlal-edilmesi

[25] Anayasa Mahkemesi, E.2024/45, 22 Şubat 2024; 1 Ağustos 2024 basın duyurusu, Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin fiilî işlemin anayasal statüsü: https://www.anayasa.gov.tr/tr/haberler/norm-denetimi-basin-duyurulari/milletvekilliginin-dusurulmesine-iliskin-islemin-iptali-talebi-hakkinda-karar-verilmesine-yer-olmadigi

EDİTORYAL NOT

Bu yazı 21 Ekim 2026 tarihli kaynak denetimiyle hazırlanmıştır. Gezi’nin 2013 kronolojisi önceki yazıda, bu yazıda ise sonrasındaki toplumsal ve hukuki etkiler incelenmiştir. 2013 ve 2014 insan hakları bilançosu farklı tarihlerdeki kayıtları tanımlar. Hükümet ve protestocuların değerlendirmeleri siyasi görüş olarak, derneklerin katılım sayıları kendi açıklamaları olarak, akademik tezler araştırmacı yorumu olarak, AYM ve AİHM kararları hukuki hüküm olarak gösterilmiştir. AİHM’nin 25 Ağustos 2026 tarihli ihlal kararı, 13 Ekim 2026 yerel mahkeme ret kararı, Tayfun Kahraman’ın 2025 ve 2026 AYM kararları ve Can Atalay dosyası ayrı ayrı aktarılmıştır. Yüksek mahkeme kararı ile kararın fiilen uygulanması eşitlenmemiştir. Parkın yeşil alan olarak kalmasıyla mülkiyet/işletme tartışması ayrılmış, seçim sonuçları tek nedenli biçimde Gezi’ye bağlanmamıştır. Somut suçlar tüm göstericilere atfedilmemiş ve gerçek mağduriyetler göz ardı edilmemiştir.

‹ DİĞER YÜZ