KIRILAN İLK CAM: ŞİDDET BİR HAREKETİ NASIL ETKİLER?
Bir vitrin kırıldığında yalnızca mülkiyet mi zarar görür, yoksa bir hareketin kamuoyuyla kurduğu bağ da mı değişir? 1912 Londra’sından 1963 Birmingham’ına, 1999 Seattle’ından 2020 Amerika’sına: Siyasi talepler, şiddet görüntüleri ve meşruiyet arasındaki çetin ilişki.
1 Mart 1912’de Londra’nın alışveriş caddelerinde camlar kırıldı. Kadınların oy hakkı için mücadele eden süfrajetlerin bir bölümü, yıllardır sürdürdükleri kampanyada mülke zarar vermeyi bilinçli bir baskı yöntemi olarak kullanıyordu. Üç gün sonra Avam Kamarasında bir milletvekili, mağazaların kırılan vitrinlerinin haftalarca onarılamayacağını ve esnafın kayba uğrayacağını anlatarak hükümeti harekete geçmeye çağırdı. 1 Nisan’daki başka bir oturumda İçişleri Bakanı, polisin kaba hesabına göre son saldırıların yaklaşık 6.000 sterlinlik zarara yol açtığını söyledi. Bu miktar bağımsız bir nihai hasar tespiti değil, dönemin polisine atfedilen tahmindi. [1][2]
Vitrinleri kıran kadınlar, o gün oy hakkından yoksundu. Ama kırılan camların sahipleri de gerçek insanlardı: dükkân sahipleri, çalışanlar ve zararı karşılamak zorunda kalanlar. Parlamento tartışması bir anda siyasi temsil talebinden mülkiyetin korunmasına kaydı. Kırılan bir camın protestolar üzerindeki etkisini anlamak için işe bu sahneyle başlayabiliriz. Çünkü aynı görüntü, farklı izleyiciler için farklı bir hikâye anlatır: Birine göre nihayet duyulan itiraz, diğerine göre kabul edilemez bir zarar, üçüncüsüne göre de hareketin bütünü hakkında hüküm verme gerekçesi.
Soruyu baştan açık koyalım: Bir hareket içinde şiddet yaşanması o hareketin bütün taleplerini geçersiz kılar mı? Hayır. Şiddet hiçbir siyasi etki doğurmaz mı? O da hayır. Daha zor olan, kimin ne yaptığını, hangi sonuçların ortaya çıktığını ve seyircinin bu olayları hangi çerçevede gördüğünü birbirinden ayırmaktır.
1912: VİTRİN KIRAN KADINLAR, BİRBİRİNDEN AYRILAN HAREKETLER
Kadınlara oy hakkı mücadelesi tek bir örgütten ve tek bir yöntemden oluşmuyordu. Kadınların Sosyal ve Siyasi Birliği (WSPU), bazı dönemlerde daha sert eylemler düzenledi. Buna karşılık Ulusal Kadın Oy Hakkı Dernekleri Birliği (NUWSS) gibi kuruluşlar anayasal ve barışçıl kampanya yöntemlerini savunuyordu. 28 Mart 1912’de Avam Kamarasındaki bir tartışmada bir milletvekili, cam kırmayı farklı kadın oy hakkı örgütlerinin açıkça eleştirdiğini anlatarak birkaç yüz kişinin eyleminin onlarca yıllık mücadelenin yerine konulmaması gerektiğini söyledi. Aynı konuşmada gazetelerin sakin toplantıları değil, kırılan camları manşetleştirdiği de vurgulandı. [3]
Bu tartışma, siyasi şiddetin sonuçlarına dair önemli bir laboratuvardır. Birinci sonuç görünürlük: Basının ilgisi büyür. İkincisi gündem kayması: Oy hakkı yerine kamu düzeni ve esnafın zararı konuşulmaya başlar. Üçüncüsü hareket içindeki ayrışma: Bir grup sertliği gerekli bulurken başka bir grup bunun yılların emeğini boşa çıkaracağından korkar. Dördüncüsü devletin cevabı: Gözaltılar, davalar ve hareketi oluşturan kişilere yönelik baskılar daha belirgin hâle gelir.
Kadınların Britanya’da 1918’de sınırlı, 1928’de erkeklerle eşit şartlarda oy hakkı kazanmasını yalnızca cam kırma eylemlerine bağlamak tarihsel açıdan savunulamaz. Barışçıl örgütlenme, siyasi müzakereler, savaş yıllarındaki değişimler ve uzun toplumsal mücadele birlikte etkili oldu. Benzer biçimde, cam kıran kadınların siyasi taleplerini sırf mülke zarar verdikleri için yok saymak da tarihçinin işi değildir. Bir eylemin haklı amacını ve tartışmalı yöntemini aynı anda görmek zorundayız.
BİR CAM ÜÇ FARKLI ŞEY OLABİLİR: ZARAR, SEMBOL VE HABER
İlk bakışta camın maddi bir değeri vardır. Kırılmışsa onarılmalı, işletme kapanmışsa ortaya çıkan kayıp incelenmeli, zarar gören kişinin hukuki hakları korunmalıdır. Camın siyasi sembole dönüşmesi bu somut sorumluluğu ortadan kaldırmaz. ‘Bir vitrin ne ki?’ sorusu, bütün birikimi küçük dükkânına bağlı olan kişi için kolayca cevaplanabilecek bir soru değildir.
İkinci düzey semboldür. Bir kamu binasının penceresi, bir büyük şirketin vitrini veya bir siyasi partinin tabelası seçildiğinde eylemci hedefe özel bir anlam yükleyebilir. Kimi ‘duyulmayan itirazımızı duyuruyoruz’ der; kimi ‘iktidarı simgesel olarak reddediyoruz’. Fakat bu anlamı eylemcinin niyetine göre otomatik olarak kabul etmek zorunda değiliz. Sembol olarak seçilen malın sahibi, çalışanı ve çevresi bu çatışmanın karar vericisi olmamış olabilir.
Üçüncü düzey haberdir. Kalabalığın hangi taleple toplandığı, saatler süren yürüyüşte ne söylendiği ve kurumların nasıl cevap verdiği karmaşık konulardır. Kırılan camın fotoğrafıysa tek kareyle anlaşılabilir. Haber değeri bakımından güçlü olan bir sahne, böylece olayın tamamını temsil ediyor gibi sunulabilir. Bir camın görünürlüğü, yüz bin kişinin davranışıyla aynı şey değildir.
MALA ZARAR VERMEK, İNSANA SALDIRMAK VE BARIŞÇIL İTAATSİZLİK AYNI ŞEY Mİ?
Bir gösteri yolun kapanmasına yol açabilir; işyerlerinin müşteri trafiği azalabilir; yürüyüş nedeniyle toplu taşıma aksayabilir. Bunlar herkesi etkileyen rahatsızlıklar yaratır. Ama bir protestonun düzeni aksatması ile birine saldırılması, kundaklama yapılması ya da mülkün kasten tahrip edilmesi aynı hukuki ve ahlaki kategoride değildir. Bunların hepsine gelişigüzel ‘şiddet’ demek tartışmayı bulanıklaştırır.
Uluslararası insan hakları hukuku, barışçıl toplantı hakkının belli ölçüde rahatsızlık ve aksama yaratabileceğini kabul eder. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin 37 No.lu Genel Yorumu, bazı katılımcıların münferit şiddet davranışlarının diğer katılımcılara otomatik olarak atfedilemeyeceğini vurgular. Toplantının genel niteliğini, tek tek fiilleri ve her kişiye yönelen müdahalenin gerekçesini ayrı incelemek gerekir. Ancak bu ilke kundaklamaya, yaralamaya veya mülke zarar verme suçuna dokunulmazlık sağlamaz. [4]
Türk hukukunda da silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı Anayasa’nın 34. maddesinde güvence altındadır. Mala zarar verme, yağma ve yaralama gibi fiiller ise kendi koşullarına göre farklı suç tipleri kapsamında incelenir. Yalnızca protestoya katılmak başka bir kişinin kırdığı camın faili olmaya yetmez. Aynı şekilde siyasi bir slogana sahip olmak, kişinin kendi işlediği somut fiilden doğan sorumluluğunu kaldırmaz. [5]
Bir eylem hem barışçıl göstericileri hem çatışan grupları hem fırsatçı suç faillerini hem de olaya dışarıdan karışan kişileri barındırabilir. Bu grupları ayırmadan kurulan her genelleme iki açıdan sakattır: Bir yandan masum insanlara kolektif suç isnat eder, diğer yandan gerçek suç failini kalabalığın içinde belirsizleştirir.
‘KIRIK CAMLAR’ TEORİSİ: SLOGAN GİBİ KULLANILAN BİR BİLİMSEL İDDİA
1982’de James Q. Wilson ile George L. Kelling, kentlerde görülen düzensizlik işaretlerinin daha ciddi suçlarla bağlantılı olabileceğini savunan ünlü ‘kırık camlar’ yaklaşımını ortaya koydu. Buna göre onarılmayan kırık bir pencere, çevrenin sahipsiz bırakıldığı izlenimini güçlendirebilir; toplumsal denetimin zayıflaması başka zarar verici davranışlara alan açabilir. Bu yaklaşım, daha sonra bazı polislik uygulamalarını da etkiledi. [6]
Fakat burada dikkatli olmalıyız. ‘Bir cam kırıldı, ardından herkes yağmacıya dönüştü’ önermesi kanıtlanmış bir doğa yasası değildir. Bernard Harcourt ve Jens Ludwig’in suç verileri ve sosyal deneylerden yararlanan araştırması, düzensizlik ile ağır suçlar arasında böylesine basit bir nedensellik kurmaya yeterli dayanak olmadığını gösteren önemli itirazlardan biridir. Mahalledeki yoksulluk, kurumlara güven, suç fırsatları ve polislik yöntemleri gibi değişkenler hesaba katılmalıdır. [6]
Ayrıca mahalle suçları hakkındaki kırık camlar tartışmasını siyasi protestolara olduğu gibi taşımak kategori hatası yaratabilir. Bir protestonun içinde cam kırılması başka insanları cesaretlendirebilir de, kalabalığın geri kalanını hızla uzaklaştırabilir de. Hangi sonucun ortaya çıktığı, grup içi normlara, olayın bağlamına, kolluğun davranışına ve somut faillerin kararlarına bağlıdır. Tek bir nesnenin kırılması, binlerce kişinin gelecekteki davranışını tek başına açıklamaz.
KAMERA NEYİ SEÇERSE SİYASET ONU KONUŞUR
Protestoların medyada sunuluşu üzerine yapılan çalışmaların bir bölümü ‘protesto paradigması’ kavramını kullanır. Buna göre haber, göstericinin gerekçesini uzun uzun aktarmak yerine, olağandışı görüntüyü, çatışmayı, polis açıklamasını, trafiğin durmasını ve kamu düzenine yönelik tehdidi öne çıkarabilir. Böyle bir haberin mutlaka kasıtlı biçimde yanlış olması gerekmez. Sorun, olayların hangi parçalarının sistematik olarak seçildiğidir. [7]
Bir muhabirin kırılan vitrini göstermesi gazetecilik açısından meşrudur; zarar gören esnafın sesi de haberin parçasıdır. Problem, o vitrinin bütün yürüyüşün yerine konulmasıdır. Örneğin on binlerce kişinin katıldığı bir eylemde birkaç sokakta mala zarar verildiyse ‘göstericiler şehri yaktı’ başlığı, olayın ölçeğiyle ilgili doğrulanması gereken ağır bir genellemedir. Tersi de geçerli: Kalabalığın yalnızca en sakin görüntülerini seçip yaralananları veya yağmalanan işletmeleri saklamak, başka tür bir yanıltıcı çerçevedir.
Görüntüler dijital ağlarda daha da hızlı dolaşır. Bir video, kaydedildiği an ve mekândan koparılıp yeni bir olaya aitmiş gibi yayılabilir. Bir kesit, öncesinde kim saldırmış, kim müdahale etmiş, kim kimin yardımına koşmuş gibi belirleyici ayrıntıları silebilir. Habercinin temel sorusu yalnızca ‘Bu görüntü çarpıcı mı?’ değildir; ‘Bu görüntü neyi temsil ediyor, neyi dışarıda bırakıyor?’ sorusudur.
1999 SEATTLE: BİR HAREKETİN İKİ AYRI MANŞETİ
Dünya Ticaret Örgütünün 1999 Seattle toplantısı, farklı protesto biçimlerinin aynı şehirde nasıl yan yana bulunabileceğine ilişkin güçlü bir örnek sundu. Sendikalar, çevreciler, insan hakları aktivistleri ve küreselleşmenin farklı yönlerine karşı çıkan gruplar sokağa çıktı. 30 Kasım günü kitlesel yürüyüşler ve bazı yolların kapatılması konferansı aksatırken küçük gruplar mağaza camlarını kırdı ve başka mülkiyet tahribatı eylemleri gerçekleştirdi. Polis göz yaşartıcı gaz, biber gazı ve kinetik mühimmat kullanarak müdahale etti; yönetim olağanüstü önlemlere başvurdu. [8]
Seattle’ın iki hikâyesi vardı. İlki, uluslararası ticaret kurallarının emek ve çevre üzerindeki etkilerini tartışmaya açan büyük bir toplumsal ittifaktı. İkincisi, şehir merkezindeki çatışma, zarar gören işletmeler ve polis müdahalesiydi. İki hikâye de gerçekti. Fakat aynı görsel dosyasını yalnızca kırılan camlarla doldurmak hareketin neden sokağa çıktığını görünmezleştirir; yalnızca barışçıl pankartları göstermekse işletmelerin yaşadığı zararı ve kolluğun kullandığı gücü unutturur.
Bu örneğin önemli yönü, ‘camlar kırıldığı için konferans başarısız oldu’ gibi tek nedenli açıklamalara direnmesidir. Müzakerelerin kendi içindeki anlaşmazlıklar, sivil eylemler, uluslararası siyaset ve güvenlik yönetimi birbirinden ayrı etkenlerdi. Protestoyu yalnızca vitrinin kırıldığı ana indirgemek, değişik aktörlerin kararlarını araştırmaktan vazgeçmek olur.
1963 BİRMİNGHAM: ŞİDDET GÖRÜNTÜSÜ KİMİ SUÇLU GÖSTERİYOR?
Amerikan yurttaşlık hakları hareketinde Martin Luther King Jr. ve birlikte çalıştığı örgütler, 1963 Birmingham kampanyasında barışçıl doğrudan eylemi bilinçli bir tercih olarak kullandı. Oturma eylemleri, boykotlar ve yürüyüşler, ırk ayrımcılığı düzenini sürdürmek isteyen yerel güçleri müzakereye zorlamayı amaçlıyordu. King, 16 Nisan 1963 tarihli Birmingham Hapishanesi’nden Mektup’unda şiddetsiz eylemin gerilim yarattığını inkâr etmiyor; bu gerilimin amacı olarak uzun zamandır ertelenen müzakerenin mümkün hâle gelmesini açıklıyordu. [9]
Birmingham’da dünya kamuoyuna ulaşan sert görüntülerin önemli bir bölümünde şiddeti uygulayanlar göstericiler değildi: Polis köpekleri ve yüksek basınçlı suyla karşılaşan barışçıl protestocuların görüntüleri geniş yankı uyandırdı. Burada çok kritik bir ayrım doğuyor. Kamerada şiddet bulunması, protestocunun şiddeti başlattığı anlamına gelmez. Fotoğraftaki aktörlerin ve eylemlerinin doğru tanımlanması, olayın siyasi etkisini de değiştirir. [9][10]
King’in çizdiği yol, ‘Sokağa çıkılacaksa hiç kimse rahatsız olmayacak’ düşüncesi değildi. Barışçıl doğrudan eylem gündelik hayatı aksatabilir, ekonomik baskı yaratabilir ve kamu görevlilerinin istemediği bir krizi görünür kılabilir. Fakat eylemin kendi disiplinini koruması, güvenlik güçlerinin aşırı müdahalesiyle göstericilerin davranışının birbirine karıştırılmasını önlemekte siyasi önem taşıyordu.
1968: ŞİDDET YALNIZCA MANŞETİ DEĞİL, SEÇMENİN GÜNDEMİNİ DE DEĞİŞTİREBİLİR
Siyaset bilimci Omar Wasow, 1960–1972 yıllarında ABD’de siyah Amerikalıların öncülük ettiği protestoları haberler, siyasi söylem, kamuoyu ve oy verme davranışı üzerinden inceledi. American Political Science Review’da yayımlanan 2020 tarihli araştırmasına göre barışçıl protestolar, özellikle sert bastırmayla karşılaştıklarında, kamu gündemini medeni haklar ve eşitlik meselesine taşıma eğilimindeydi. Gösterici kaynaklı şiddetle anılan olaylar ise haber ve siyasi tartışmayı daha çok ‘toplumsal kontrol’ ve kamu düzeni eksenine çekebiliyordu. [11]
Wasow, 1968’deki şiddet olayları ve seçim davranışı arasında nedenselliği tahmin etmeye dönük istatistiksel yöntemler de kullandı. Bu çalışmadaki oy kayması tahminleri, bütün protestolar için geçerli evrensel bir oran değildir; belirli dönem, veri ve model varsayımlarına dayanır. Yine de araştırmanın güçlü uyarısı ortadadır: Protesto, gündeme girme yarışını kazanırken hangi meselenin konuşulacağını kaybedebilir. Eşitlik için çıkılan sokak, ekranda yalnızca güvenlik tartışmasına dönüştüğünde siyasi sonuç beklenenden farklı gelişebilir. [11]
Üstelik böyle bir kayma yalnızca protestocuların kararlarıyla belirlenmez. Irkçı önkabuller, yöneticilerin açıklamaları, rakip siyasi kampanyaların stratejileri ve medyanın haber seçimi de halkın algısını etkiler. Bir hareketin bazı üyeleri şiddete başvurmuşsa sorumluluğu tartışmak gerekir; fakat buradan ‘baskı görenler her şeyi doğru yapsaydı sorun kalmazdı’ sonucuna gidilemez.
DENEYLER NE SÖYLÜYOR? DİKKAT ARTARKEN DESTEK DÜŞEBİLİR
Matthew Feinberg, Robb Willer ve Chloe Kovacheff’in 2020’de yayımlanan çalışması, altı deneyde sert ve başkalarına zarar verici algılanan protesto yöntemlerinin toplumsal hareketlere verilen desteği nasıl etkilediğini araştırdı. Katılımcılar genel olarak daha aşırı yöntemler kullanan hareketlere daha az destek verdi. Altı deneyin beşinde olumsuz tepki, hareketin savunduğu temel amaca verilen desteği de azalttı. Bu etki, gözlemcinin hareketle kendisini özdeşleştirememesiyle ilişkilendirildi. [12]
Araştırmadaki ‘aşırı’ yöntemler arasında mala zarar vermek kadar otoyol kapatmak gibi yüksek ölçüde aksatıcı görülen eylemler de bulunuyordu. Dolayısıyla çalışma tüm rahatsızlık biçimlerinin kanunen şiddet sayıldığını iddia etmiyor; izleyicinin davranışı nasıl algıladığını ölçüyor. Ayrıca deneyde anlatılan bir senaryoya verilen cevap, gerçek bir ülkede yıllarca devam eden siyasi hareketin seçim sonucunu birebir tahmin etmez. Ancak bir hareketin dikkat çekme yöntemiyle ikna etme yönteminin birbirine ters düşebileceği sorunu ciddidir.
Bu soruna bazen ‘aktivistin ikilemi’ deniyor: Olağandışı yöntemler, insanların duymadığı bir meseleyi görünür kılabilir; fakat aynı yöntemler kararsız izleyicinin harekete yaklaşmasını da zorlaştırabilir. Peki buradan ‘her radikal grup bütün harekete zarar verir’ sonucu çıkar mı? Bilimsel cevap bundan daha karmaşıktır.
RAHATSIZ EDİCİ İSTİSNA: RADİKAL KANAT, ILIMLI KANADA YARAR SAĞLAYABİLİR Mİ?
Brent Simpson, Robb Willer ve Matthew Feinberg’in 2022’de yayımlanan iki çevrim içi deneyinde toplam 2.772 katılımcı yer aldı. Hayvan hakları ve iklim hareketiyle ilgili senaryolarda, daha radikal taktikler kullanan ayrı bir grubun varlığı, hareket içindeki daha ılımlı bir gruba verilen desteği artırabildi. Araştırmacılar bunu bir karşıtlık etkisiyle açıkladı: Radikal grubun yanında diğer grup daha ölçülü algılanıyordu. [13]
İlk bakışta bir çelişki var. Bir önceki araştırma sert eylemi yapan grubun destek kaybettiğini söylüyor; bu araştırma aynı hareketin içindeki başka bir grubun destek kazanabileceğini buluyor. Aslında sorular farklı. Birinde sert yöntem kullanan grubun kendisine verilen tepki, diğerinde farklı kanatların birbirinin algısını nasıl değiştirdiği ölçülüyor. Hareket tek sesli değildir; kamuoyu da tek bir topluluk değildir.
Bu bulgu siyasi şiddetin ‘işe yaradığı’ şeklinde bir tavsiyeye çevrilemez. İncelenen sonuç doğrudan iktidar değişimi, yasa çıkarılması ya da insanların güvenliği değildir; deney katılımcılarının ifade ettiği destektir. Gerçek hayatta tırmanan şiddet yaralanmalara, ölümlere ve hareketin parçalanmasına yol açabilir. Bir kanadın diğerine göre daha makul görünmesi ihtimali, insanlara zarar verilmesini mazur göstermez.
2020 ABD: BİR GÖRÜNTÜ, BİNLERCE BARIŞÇIL EYLEMİN YERİNE GEÇEBİLİR
George Floyd’un Mayıs 2020’de Minneapolis’te polis tarafından öldürülmesinin ardından ABD’de çok geniş bir protesto dalgası ortaya çıktı. Silahlı Şiddet ve Çatışma Olayları Konum ve Veri Projesi (ACLED), 24 Mayıs–22 Ağustos 2020 arasında ülkede 10.600’den fazla gösteri olayı kaydetti. Bunların yaklaşık yüzde 95’inde göstericiler barışçıl olarak sınıflandırıldı. Black Lives Matter hareketiyle bağlantılı gösterilerin ise yüzde 93’ünden fazlasında protestocuların şiddet veya yıkıcı eyleme karışmadığı belirtildi. [14]
Bu oranlar insanların yüzde 95’inin veya her kentteki her eylemin aynı biçimde davrandığını söylemez. ACLED’in ölçü birimi tek tek insanlar değil, belirli yöntemle kodlanmış gösteri olaylarıdır. Veri de belirtilen tarih aralığına aittir. Buna rağmen sayıların önemli bir işlevi var: Medyada görünen birkaç büyük çatışma görüntüsü, binlerce farklı gösterinin tamamıymış gibi sunulmamalıdır.
Aynı dönemde gerçekten yangınlar, yağmalamalar ve saldırılar da meydana geldi; bunların zararını görmezden gelemeyiz. Ayrıca polis müdahaleleri ve karşıt grupların şiddeti, hareketin toplam hikâyesinde ayrı ayrı incelenmelidir. Uluslararası Af Örgütü, 2020 ABD olaylarında yetkililerin bazı karşıt gösterilerde katılımcıları şiddetten koruyamadığı vakaları belgeledi. Bu da ‘bir yerde şiddet yaşandı’ cümlesindeki failin mutlaka gösterici olmadığını hatırlatır. [15]
BARIŞÇIL DİRENİŞİN STRATEJİK GÜCÜ, OTOMATİK BİR ZAFER YASASI DEĞİL
Erica Chenoweth ile Maria J. Stephan’ın 2011 tarihli Why Civil Resistance Works araştırması, 1900–2006 döneminde incelenen büyük siyasi kampanyalarda şiddetsiz yöntemlere dayanan hareketlerin, şiddet yöntemlerini temel alanlara göre iki kattan fazla başarı oranına sahip olduğunu buldu. Araştırmacılar bu farkı geniş katılımı kolaylaştırma, farklı toplumsal grupları birleştirme ve iktidarın dayandığı kurumlar içinde çözülme yaratabilme gibi mekanizmalarla ilişkilendirdi. [16]
Ancak burada ölçülen şey tek bir yürüyüşte cam kırılıp kırılmadığı değildir. Çalışma, belirli ölçütlerle tanımlanan büyük kampanyaları ve onların siyasi hedeflerini karşılaştırır. Bütün yerel protestolara ya da her hak talebine mekanik biçimde uyarlanamaz. Şiddetsiz hareketlerin de başarısız olduğu çok sayıda durum vardır. Dolayısıyla araştırmanın söylediği ‘tek bir çatışma varsa dava biter’ değil, katılım ve meşruiyet bakımından sürdürülebilir yöntemlerin önemli olabildiğidir.
Barışçıl eylem pasiflik demek değildir. Grev, boykot, iş bırakma, oturma eylemi, meydanın kullanılması ve sivil itaatsizlik iktidar üzerinde güçlü baskı kurabilir. Bu yöntemler maliyet yaratabilir, alışılmış akışı bozabilir, kararlılık gerektirebilir. Aradaki fark, siyasi baskının yöntemleriyle başkalarına fiziksel zarar vermenin birbirinden ayrılmasıdır.
ŞİDDETİN KİMİN TARAFINDAN BAŞLATILDIĞI NEDEN ÖNEMLİDİR?
Bir gösteride polisle göstericinin karşı karşıya gelmesi, kendi başına kronoloji değildir. Sadece çatışmanın son anını gösteren fotoğraf, olayın başlangıcını açıklamaz. Kolluğun ölçüsüz güç kullanması bazı katılımcıların öfkesini büyütebilir; protestocu içinden bir grubun saldırısı güvenlik güçlerini ve çevredekileri riske atabilir. Bu iki ihtimalin varlığı birini diğerinin mazereti yapmaz. Her eylemin faili, gerekçesi ve orantısı ayrıca araştırılmalıdır.
Dergimizin 11. yazısında polis-protestocu ilişkisinin karşılıklı tırmanışını inceledik. Buradaki ek soru ise şudur: Şiddet başladıktan sonra hareketin talebi kamuoyunun gözünde neye dönüşüyor? Bazen devletin aşırı müdahalesi göstericilerin uğradığı haksızlığı daha görünür kılar; bazen protestocunun gerçekleştirdiği ağır bir eylem, hareketin savunduğu sorunu geri plana iter. Bunun sonucunu tek kareye bakarak değil, olayın kronolojisini, yerel siyasal koşulları ve haber akışını izleyerek değerlendirebiliriz.
Birleşmiş Milletler’in yaklaşımı, barışçıl topluluğun korunmasıyla bireysel suçların soruşturulmasını bağdaştırmayı gerektirir. Devlet suç işleyenlere hedefli ve hukuka uygun biçimde müdahale edebilir; bu, çevredeki herkesi aynı fail saymaya gerekçe olamaz. Öte yandan gösteri hakkını savunmak, mağdur edilen esnafın veya yaralanan kişinin haklarını ertelemek anlamına gelmez. [4]
HAREKETİN İÇ TARTIŞMASI: KİM SÖZ SÖYLEYECEK, KİM SINIR ÇİZECEK?
Bir hareket içinde şiddet tartışması çıktığında ilk kriz çoğu zaman örgütsel olur. Eylemi kim düzenledi? Herkes adına kim konuşuyor? Radikal bir grubun davranışını diğer gruplar onaylıyor mu? Eylemin ortak ilkeleri önceden ilan edildi mi? Bir kişinin yaptığı eylemi bütün katılımcıların ortak kararı gibi göstermek kadar, örgütlü biçimde planlanan zararı ‘kimliği belirsiz birkaç kişi’ diye geçiştirmek de yanıltıcıdır.
Bir hareketin sözcüleri bazı yöntemlere karşı çıkabilir, bunları destekleyebilir veya susabilir. Bu tercihlerin siyasi sonuçları olabilir. Barışçıl protestocular, kendilerinden ayrı kişilerin yaptığı tahribat nedeniyle toplum karşısında sürekli savunma vermek zorunda kalabilir. Öte yandan hareketin yalnızca görüntüyü kurtarmak için mağduriyetleri inkâr etmesi, uzun vadede kendi güvenilirliğine zarar verebilir.
Burada idealize edilmiş bir birlik aramıyoruz. 1912’nin oy hakkı mücadelesinde olduğu gibi aynı hakkı savunanlar, hangi yöntemin doğru olduğu konusunda şiddetle anlaşmazlığa düşebilir. Bu ayrılık, hareketi anlamak için başlı başına haberdir. Gazetecinin işi kendi tercih ettiği kanadı bütün hareketin tek temsilcisi ilan etmek değildir.
CAMI KİM ÖDEYECEK? MAĞDUR GÖRÜNMEZ OLURSA NE DEĞİŞİR?
Siyasi tartışmanın en çok eksik bıraktığı kişi bazen dükkânını temizleyen esnaftır. Bir kırık cam, zincir mağazanın bilançosunda küçük bir kalem olabilir; mahalle işletmesinde ise günlerce satış kaybı, sigorta anlaşmazlığı veya borç anlamına gelebilir. Yaralanma riski ise mülkün fiyatına indirgenemez. Sokak olaylarının ‘sembolik’ boyutunu tartışırken gerçek insanları dekor hâline getirmemek gerekir.
Şiddetin yerel bedeli yalnızca gösteriyi desteklemeyenler tarafından ödenmez. Protestocuyla aynı siyasi görüşü taşıyan bir işletmeci zarar görebilir; işine gitmek zorunda olan bir çalışan çatışmanın ortasında kalabilir. Failin amacı bir kurumu protesto etmek olsa da zararın nihai taşıyıcısı bambaşka biri olabilir. Bu yüzden mağdurun kim olduğu, zararın nasıl giderildiği ve faile hangi delille ulaşıldığı soruları, siyasi analizin dışında bırakılamaz.
Bunun tersi de doğrudur: İşletmelere verilen zararın anlatılması, barışçıl katılımcıların maruz kaldığı yaralanmaları ve haksız müdahaleyi önemsiz kılmaz. Kamu düzeni ancak herkesin hakkı birlikte düşünülüyorsa anlamlı bir ölçü olur; yalnızca bir grubun korkusunu veya yalnızca bir grubun öfkesini ölçüyorsa eksiktir.
GAZETECİ İÇİN İLK CAM KONTROL LİSTESİ: ALTI AYRI DOĞRULAMA
Bir: Görüntünün yeri ve zamanı belirli mi? Başka bir ülkeden veya eski bir gösteriden alınan kayıt, yeni bir olayı anlatmak için kullanılmış olabilir. İki: Kamera öncesinde ne olmuş? Kırılma anını görmek, bütün olayın başlangıcını bilmek değildir. Üç: Camı kıran kişi kim? Gösterinin düzenleyicisi, katılımcısı, karşıt grubu, fırsatçı bir fail ya da kimliği henüz bilinmeyen biri olması haberin niteliğini değiştirir.
Dört: Kaç olaydan söz ediyoruz? Tek bir vitrin, bir mahalledeki birden çok saldırı ve kent çapındaki yaygın tahribat aynı başlığa sığdırılamaz. Beş: Kim zarar gördü? Hasarın belgeleri, mağdur anlatısı ve onarım bilgileri mümkün olduğunca ayrı doğrulanmalı. Altı: Ne biliyoruz, neyi bilmiyoruz? Polis açıklaması, gösterici tanıklığı, video ve yargı kararı aynı kanıt düzeyinde değildir; haberde bu fark görünmelidir.
Şu iki başlığın farkını düşünelim. ‘Protestocular şehri yakıp yıktı’ cümlesi geniş bir topluluğu tek davranışla tanımlar. ‘Gösterinin sonunda üç işyerinin camı kırıldı; failler araştırılıyor’ cümlesi ise sınırlı ve soruşturmaya açık bir olguyu bildirir — elbette sayı gerçekten doğrulanmışsa. Haber dilindeki bu fark, yalnızca üslup meselesi değil, kime sorumluluk yüklediğimizle ilgili somut bir etik meseledir.
SONUÇ: BİR CAM KIRILDIĞINDA HAREKETİN GELECEĞİ YAZILMIŞ OLMAZ
1912 Londra’sında cam kırılması kadınların oy hakkı tartışmasını manşetlere taşıdı, fakat başka kadın örgütlerinin itirazını da büyüttü. 1963 Birmingham’ında sert görüntüler, şiddete maruz kalan barışçıl göstericilerin davasını görünür kıldı. 1999 Seattle’ında çatışmalar, geniş bir ticaret politikası tartışmasını gölgeleyebildi. 2020 ABD verileri ise en gürültülü sahnelerin bütün protesto dalgasını temsil etmediğini hatırlatıyor. Bunlar birbirinin aynısı olaylar değil; farklı mekanizmaları açığa çıkaran karşılaştırmalardır.
Kırılan camın birinci sonucu somuttur: Bir mal zarar görmüştür, bazen insanlar da tehlikeye girmiştir. İkinci sonucu siyasidir: Hangi hikâyenin öne çıkacağına ilişkin mücadele keskinleşir. Üçüncü sonucu örgütseldir: Hareketin farklı kanatları arasındaki yöntem tartışması büyüyebilir. Dördüncüsü hukuki sonuçtur: Tek tek fiiller ve sorumlular incelenmelidir. Beşincisi uzun vadelidir: İnsanların hareketi ne kadar meşru gördüğü değişebilir; fakat değişimin yönünü tek başına cam belirlemez.
Sokağı yalnızca yakılan otomobilin, kırılan vitrinin veya polis kalkanının fotoğrafıyla anlatırsak siyasi çatışmanın nedenlerini kaybederiz. Yalnızca sloganları ve pankartları gösterirsek çatışmanın bedelini ödeyen insanları sileriz. Gazetecilik açısından en dürüst tutum, ikisini de aynı kareye zorla sığdırmak değil; her birini doğru ölçeğiyle, doğru failiyle ve doğru bağlamıyla anlatmaktır.
Bir hareketin haklılığı, her mensubunun davranışına verilmiş açık çek değildir. Bir katılımcının suçu da yüz binlerce insanın hak talebini tek başına hükümsüz kılamaz. İlk camın asıl öğrettiği şey belki budur: Toplumsal hareketlerin kaderini yalnızca meydanda ne olduğuyla değil, kimin ne gördüğü, neyi anlattığı ve kime sorumluluk yüklediğiyle birlikte okumalıyız.
Bir sonraki yazı: SOKAKTA SUÇ GERÇEKTEN ARTAR MI? Gösteri günlerindeki suç kayıtlarını, algıyla istatistik arasındaki farkı ve olağanüstü koşullarda güvenliğin nasıl ölçüleceğini inceleyeceğiz.
KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA
[1] UK Parliament, Hansard, “Suffragettes (Window Smashing)” (4 Mart 1912); mağaza camlarına verilen zarar ve parlamento tartışması: https://hansard.parliament.uk/Commons/1912-03-04/debates/bdc49701-7d75-4da5-a70c-8b9d900678eb/Suffragettes%28WindowSmashing%29
[2] UK Parliament, Hansard, “Suffragists (Window Smashing)” (1 Nisan 1912); polisin yaklaşık 6.000 sterlinlik kaba hasar tahmini: https://api.parliament.uk/historic-hansard/commons/1912/apr/01/suffragists-window-smashing
[3] UK Parliament, Hansard, “Parliamentary Franchise (Women) Bill” (28 Mart 1912); kadın oy hakkı örgütlerinin yöntem ayrılıkları ve basın eleştirisi: https://api.parliament.uk/historic-hansard/commons/1912/mar/28/parliamentary-franchise-women-bill
[4] BM İnsan Hakları Komitesi, General Comment No. 37 (2020) on the right of peaceful assembly, CCPR/C/GC/37; bireysel şiddet eylemi ile barışçıl toplantının ayrımı: https://docstore.ohchr.org/SelfServices/FilesHandler.ashx?enc=komYDYpKWLABGGGB8RY0pznY0F%2BgsnkGP4a0lKAw1pmLNoooK7%2Bz4k9NyBmk8pOw22UX82KyB5ffN9fknsK%2FlQ%3D%3D
[5] T.C. Anayasa Mahkemesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, madde 34: https://anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/ ; T.C. Adalet Bakanlığı, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, özellikle 148 ve 151. maddeler: https://alternatifcozumler.adalet.gov.tr/Resimler/icon/5237Say%C4%B1l%C4%B1T%C3%BCrkCezaKanunu.pdf
[6] Bernard E. Harcourt ve Jens Ludwig, “Broken Windows: New Evidence from New York City and a Five-City Social Experiment” (2006); kırık camlar teorisine ampirik itirazlar: https://scholarship.law.columbia.edu/faculty_scholarship/637/
[7] “Anti-Riot or Anti-Protest Legislation? Black Lives Matter, News Framing, and the Protest Paradigm”, Journalism and Media (2023); protestoların haberleştirilmesindeki çerçeve etkileri: https://www.mdpi.com/2673-5172/4/1/15
[8] Seattle Post-Intelligencer, “WTO riots in Seattle: 18 years ago” (1999 olaylarının ayrıntılı gün gün kronolojisi); farklı gösteri biçimleri ve polis müdahalesi: https://www.seattlepi.com/seattlenews/article/WTO-riots-in-Seattle-15-years-ago-12396699.php
[9] Stanford University, The Martin Luther King, Jr. Research and Education Institute, “Letter from Birmingham Jail” (16 Nisan 1963); şiddetsiz doğrudan eylemin stratejik gerekçesi: https://kinginstitute.stanford.edu/letter-birmingham-jail
[10] National Archives / DocsTeach, “Letter from a Birmingham Jail” (1963); Birmingham kampanyasında polis köpekleri ve yüksek basınçlı su kullanımı: https://docsteach.org/document/letter-from-a-birmingham-jail/
[11] Omar Wasow, “Agenda Seeding: How 1960s Black Protests Moved Elites, Public Opinion and Voting”, American Political Science Review 114(3), 2020, s. 638–659: https://doi.org/10.1017/S000305542000009X
[12] Matthew Feinberg, Robb Willer ve Chloe Kovacheff, “The Activist’s Dilemma: Extreme Protest Actions Reduce Popular Support for Social Movements”, Journal of Personality and Social Psychology 119(5), 2020, s. 1086–1111: https://doi.org/10.1037/pspi0000230
[13] Brent Simpson, Robb Willer ve Matthew Feinberg, “Radical flanks of social movements can increase support for moderate factions”, PNAS Nexus 1(3), 2022: https://doi.org/10.1093/pnasnexus/pgac110
[14] ACLED, “Demonstrations and Political Violence in America: New Data for Summer 2020” (3 Eylül 2020); 24 Mayıs–22 Ağustos 2020 gösteri olayı verileri: https://acleddata.com/report/demonstrations-and-political-violence-america-new-data-summer-2020
[15] Amnesty International, “USA: Losing the Peace: U.S. Police Failures to Protect Protesters from Violence” (2020); karşıt grupların şiddeti ve kolluğun koruma yükümlülüğü: https://www.amnesty.org/en/documents/amr51/3238/2020/en/
[16] Erica Chenoweth ve Maria J. Stephan, Why Civil Resistance Works: The Strategic Logic of Nonviolent Conflict (Columbia University Press, 2011); şiddetsiz ve şiddet içeren büyük siyasi kampanyaların karşılaştırması: https://www.hks.harvard.edu/publications/why-civil-resistance-works
EDİTORYAL NOT
Bu yazı, protesto yöntemlerinin toplumsal ve siyasi sonuçlarını analiz eder; mala zarar vermeyi veya insanlara saldırmayı meşrulaştırmaz. ‘Şiddet’, ‘yıkıcı eylem’, ‘mala zarar verme’ ve ‘sivil itaatsizlik’ aynı kavramlar olarak kullanılmamıştır. Anılan akademik çalışmaların örneklemleri, dönemleri ve başarı ölçüleri farklıdır; hiçbirinden tek bir olay için kesin bir sonuç tahmini çıkarılamaz. Tarihsel tanıklık, akademik bulgu, polisiye kayıt ve gazetecilik gözlemi mümkün olduğunca birbirinden ayrılmıştır.