←

Haber

DERGİ.social · AKIŞ

BİR KİŞİ TAŞ ATARSA DİĞERLERİ NEDEN ATAR?

Bir hareketin yönünü değiştiren ilk hareket: Taklit, eşikler, grup normları ve kalabalığın kendi frenleri.

Kalabalığın içinden bir taş fırlıyor. Bazıları sahibini alkışlıyor, bazıları geri çekiliyor, bazıları polise bakıyor, bazılarıysa taş atmayı düşünüyor. On saniye içinde kalabalığın tamamının aynı kararı verdiğini varsaymak kolay. Gerçekteyse bir eylemin başkalarına yayılması, kişisel tercihlerin, grup içindeki beklentilerin ve karşı tarafın tepkisinin kesiştiği karmaşık bir süreç. Taşı görmekle taşı atmak arasında görünmez bir karar dünyası var.

Bir meydandasınız. Binlerce insan aynı talebi savunuyor. Ön tarafta biri yerden taş alıyor ve fırlatıyor. Arkasındaki kişi önce şaşırıyor, ardından kimsenin itiraz etmediğini düşünüyor. Üçüncü kişi geri dönüyor; dördüncü, arkadaşını tutup uzaklaştırıyor. Beşinci, polisin bütün kalabalığa müdahale ettiğini görünce biraz önce onaylamadığı bir davranışı düşünmeye başlıyor. Bu sahne belirli bir tarihten alınmış değildir; sosyal psikolojinin araştırdığı farklı mekanizmaları açıklamak için kurulmuş bir örnektir.

Soruyu keskinleştirelim: Birinin taş atması neden bazen başkalarını peşinden sürüklerken başka bir yerde kimse onu izlemez? Eğer insan topluluk içinde aklını kaybetseydi, aynı gösterideki herkesin benzer biçimde davranması gerekirdi. Oysa protesto kayıtları, şiddetin kimin tarafından başlatıldığı kadar kimler tarafından reddedildiğinin de önemli olduğunu gösteriyor. Bir hareketi anlamak için suç işleyenleri tanımlamakla birlikte suç işlemeyen çoğunluğu da hesaba katmak gerekir.

1978’de sosyolog Mark Granovetter, bu soruya şaşırtıcı derecede yalın bir matematiksel yaklaşım önerdi. İnsanlar aynı kararı aynı nedenle vermez; bazıları tek başına hareket ederken başkaları belli sayıda insanın aynı şeyi yapmasını bekleyebilir. “Eşik” kavramı, kalabalık içinde farklı motivasyonlara sahip kişilerin nasıl toplu sonuca ulaşabildiğini anlamak için önemli. [1]

İLK TAŞ: SORUN ELDEKİ NESNE DEĞİL, KARAR ANIDIR

İlk eylem bazen bir taş, bazen cam kırma, bazen bağırılan bir slogan veya bir yürüyüşü başlatan tek adım olabilir. Bu davranışların hukuki ve ahlaki niteliği elbette aynı değil. Barışçıl slogan atmakla bir insana taş fırlatmak arasında temel fark vardır. Fakat sosyal etki mekanizması açısından ortak soru şudur: Birinin yaptığını gören başka kişi neden aynı davranışı düşünmeye başlar?

Bir olasılık, ikinci kişinin ilk kişinin eylemini zaten doğru bulmasıdır. Başka biri henüz karar vermemiş, çevresindekilerin ne yaptığını anlamaya çalışıyordur. Üçüncüsü yakalanma ve zarar verme riskini hesaplar. Dördüncüsü, etrafında bulunan insanları “bizden” saymadığı için onların yaptığını taklit etmeyebilir. Aynı görsel uyaran çok farklı düşünceler doğurabilir.

Taş atmayı “öfkeli kalabalığa bulaşan virüs” diye tanımlamak, davranışı ahlaki ve siyasi bağlamından koparır. Elbette hızlı yayılma yaşanabilir; ancak yayılma nasıl ve kimin arasında oluyor? Hangi kişilerin örnek alındığı, grubun neyi meşru gördüğü ve polisle ilişki gibi unsurlar, basit bir kopyalama metaforunun ötesine geçmemizi gerektirir. Stephen Reicher ve Clifford Stott’un kalabalık çatışmalarını inceledikleri çalışmalar, şiddetin grup kimlikleriyle ve karşılıklı ilişkilerle şekillendiğini vurguluyor. [2][3]

GRANOVETTER’İN EŞİK MODELİ: HERKESİN CESARETİ FARKLI

Granovetter’in 1978 tarihli makalesi toplu davranışın, kişilerin başkalarının katılımına bağlı kararlar verdiği durumlarda geliştiğini anlatır. Bir kişinin eyleme katılmak için kimseyi beklememesi, diğerinin üç kişiyi, bir başkasının yirmi kişiyi görmek istemesi mümkündür. Buradaki “eşik”, yalnızca fiziksel cesaret ölçüsü değil; kişinin risk, sosyal onay ve beklenen sonuç hakkındaki hesabıdır. [1]

Basit bir örnek düşünelim. On kişilik hayalî bir grupta bir kişi başkası başlamadan davranıyor olsun. İkinci kişi bir kişinin, üçüncü kişi iki kişinin, dördüncü kişi üç kişinin başlamasını beklesin. Böylece aşama aşama başka insanlar da eyleme katılabilir. Ama ilk kişinin ardından davranacak kimse yoksa süreç ilk adımda durur. Buradaki rakamlar tarihsel bir olaydan ölçülmüş veriler değil, modelin mantığını göstermek için kullandığımız varsayımlardır.

Aynı sayıda insanın aynı ortalama öfkeyi taşıdığı iki topluluğun çok farklı sonuçlara ulaşabilmesi bu nedenle mümkündür. Bir grupta düşük eşikli kişilerin birbirini takip edebileceği bir sıra oluşurken diğerinde “ilk adımı atan” yalnız kalabilir. Granovetter’in temel uyarısı şudur: Toplu sonuca bakıp gruptaki bütün bireylerin aynı istekle hareket ettiğini varsaymak yanıltıcıdır. [1]

Bu model bir meydandaki her insanın eşik değerini gerçek zamanlı ölçtüğümüz anlamına gelmiyor. Matematiksel açıklama, tarihin kendisinin yerine geçmez. Bir kişinin eşik algısı polis müdahalesi, yakın arkadaşının yaralanması, kalabalığın dağılması veya liderlerin açıklamasıyla değişebilir. İnsan davranışı dinamik olduğu için sahadaki kronoloji ve tanıklıklar da gerekli.

ASH’İN ÇİZGİLERİ: ÇOĞUNLUK HER ZAMAN DOĞRU OLMASA DA

1950’lerde psikolog Solomon Asch, insanların açıkça yanlış bir çoğunluk görüşü karşısında ne yaptığını araştırdı. Katılımcılara çizgilerin uzunlukları hakkında görsel olarak kolay bir görev veriliyor; diğer grup üyeleri araştırmanın parçası olarak kimi denemelerde kasıtlı biçimde yanlış cevap söylüyordu. Bazı katılımcılar, açık biçimde gördükleri doğru cevaptan uzaklaşıp çoğunluğa uydu. Ama herkes ve her deneme için böyle bir uyma gerçekleşmedi. [4]

Buradan “Asch deneyinde insanların yüzde şu kadarı taş attı” gibi bir sonuç elbette çıkaramayız. Çizgi uzunluğu hakkında sosyal baskıyla verilen yanıt, bir insana zarar verme kararıyla aynı şey değildir. Deney, daha sınırlı bir noktayı gösterir: İnsanlar bazen çevredekilerin görüşünü yalnız kalmamak veya onların bilgisine güvenmek için kendi değerlendirmelerinden üstün tutabilir.

Bu bulgu taş atma sorusuna ancak bir parça ışık tutar. Bir göstericide “Herkes bunu yapıyor; ben yapmazsam arkadaşlarım beni korkak mı sayar?” düşüncesi oluşabilir. Ama aynı gösterici “Arkadaşlarım bana kızsa da bir başkasını yaralayamam” diyerek katılmayabilir. Sosyal baskının varlığını kabul etmek, kişinin ahlaki karar verme yetisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

TAKLİT Mİ, ONAY MI? İKİ FARKLI BEKLENTİ

Sosyal norm araştırmacısı Cristina Bicchieri’nin ayırdığı iki beklenti türü burada çok işe yarıyor. Birincisi, başkalarının gerçekte ne yaptığına ilişkin beklentidir: “Herkes taş atmaya başladı.” İkincisi, başkalarının ne yapılması gerektiğine inandığına ilişkin beklentidir: “Bizim grupta böyle davranmak doğru kabul ediliyor.” Bunlara ampirik ve normatif beklenti deniyor. [5][6]

Bir kişi birkaç taşın havada uçtuğunu gördüğünde, aslında küçük bir azınlığın davranışını bütün grubun normu sanabilir. Ya da taş atanın yakınında arkadaşları tarafından alkışlandığını görüp “Burada onaylanan davranış bu” sonucuna varabilir. Öte yandan daha kalabalık bir grubun davranışa itiraz etmesi, onun neyin kabul edildiği konusundaki beklentisini değiştirebilir.

Bicchieri ve Erte Xiao’nun deneyleri, insanların davranışının yalnızca “başkaları ne yapıyor?” sorusuna değil, “başkaları neyi doğru kabul ediyor?” sorusuna da bağlı olduğunu gösteriyor. 2020’de yayımlanan başka bir çalışma, kişisel değerleri, başkalarının davranışı hakkındaki beklentileri ve başkalarının normatif beklentilerini ayrı ayrı modelliyor. [5][6]

Bu kavramları şiddetin meşruiyetine ilişkin bir hükümle karıştırmayalım. Bir grup içindeki kişiler bir eylemi onaylıyor olabilir; bu, eylemin hukuken veya ahlaken kabul edilebilir olduğunu kanıtlamaz. Grubun normu, yargının son sözünü değil, davranışın nasıl ortaya çıkabildiğini açıklamaya yarar.

KIRIK CAM ÖRNEĞİ: KÜÇÜK KURAL İHLALİ BÜYÜĞÜNÜ DOĞURUR MU?

2008’de Hollandalı araştırmacılar Kees Keizer, Siegwart Lindenberg ve Linda Steg, şehir ortamında görülen kural ihlallerinin başka kurallara uyma davranışını nasıl etkilediğini ölçen saha deneyleri yayımladı. Örneğin duvar yazılarının, çevreye atılan kâğıtların ve düzeni bozan işaretlerin bulunduğu ortamlarda katılımcıların farklı kuralları ihlal etme olasılıklarının artabildiğini gösterdiler. Araştırma Science dergisinde “The Spreading of Disorder” başlığıyla yayımlandı. [7]

Bu bulguyu “birisi taş attığında herkes taş atmaya başlar” diye doğrudan çeviremeyiz. Çevreye broşür atmakla siyasi gösteride şiddete başvurmak aynı sonuçlara, tehlikeye, ahlaki ağırlığa veya yaptırıma sahip değil. Deneyler belirli davranışlar ve çevrelerde kural ihlalinin başka ihlallerle ilişkisini ölçüyor; her protestonun zorunlu olarak şiddete döndüğünü kanıtlamıyor.

Yine de şu mekanizmayı tartışmamıza yardımcı olabilir: İnsanlar etrafta bir kuralın çiğnendiğini gördüklerinde, kuralların gerçekten geçerli olduğuna ilişkin beklentileri değişebilir. Ama bu etkinin kuvvetini ve yönünü bilmek için o olayın özel koşullarını anlamamız gerekir. Bir meydandaki kırık camın nedeninin de farklı olabileceğini unutmamalıyız: Bir protestocunun saldırısı, kazara kırılma veya önceden yaşanmış bir olay aynı görüntüyü oluşturabilir.

Buradan gazetecilik açısından çok somut bir ilke çıkıyor. Gördüğümüz tek bir işareti, gözlemediğimiz bütün davranışların nedeni gibi sunmamalıyız. “İlk cam kırılınca kalabalık şiddete teslim oldu” cümlesi, olayın aşamalarını izleyen kanıt yoksa neden-sonuç açıklaması değil hikâye kurgusudur.

KİMLERİ TAKLİT EDERİZ? HER GÖRDÜĞÜMÜZÜ DEĞİL

Bir kişinin davranışı başka birine örnek olurken o kişinin kimliği de önemlidir. Bir protestocunun hiç tanımadığı karşı gruptan birini taklit etmesiyle kendi grubunun saygı duyulan üyesinden etkilenmesi aynı şey değildir. Kalabalık psikolojisinin sosyal kimlik yaklaşımı, insanların kendilerini ortak bir topluluk olarak gördüklerinde grup normlarına daha fazla uyabildiğini vurgular. [2][8]

Tom Postmes ile Russell Spears’ın 1998’de 60 bağımsız araştırmayı bir araya getirdiği meta-analiz, anonim olmanın otomatik şekilde kontrolsüz veya antisosyal davranış yaratmadığı sonucuna ulaştı. Daha açıklayıcı olan, belirli durumdaki grup normlarıydı. Başkalarının yaptığı şeyi kopyalamak ile grubun “doğru davranış” diye tanımladığı şeyi benimsemek bu açıdan farklı mekanizmalar olabilir. [8]

Bir saldırı başladığında bazı kişiler saldırganı kendi grubunun temsilcisi saymayabilir. Bazılarıysa daha önce reddettiği sert davranışı, kendilerine yönelen tehdit karşısında “savunma” olarak yorumlamaya başlayabilir. Bu yorum otomatik olarak hukuken meşru müdafaa anlamına gelmez. Kişilerin olaylara verdiği anlamla o olayların hukukî niteliği ayrı değerlendirilir.

İlk taşı kimin attığını bilmek bu yüzden önemli, ama her şeyi açıklayan tek bilgi değildir. İlk eylem başka bir toplumsal grubun üyesinden, protestocularla bağı bilinmeyen kişiden veya protestonun içindeki belirli bir çevreden gelmiş olabilir. Failin kimliği kanıtlanmadan bütün katılımcılara niyet yüklemek güvenilir araştırma değildir.

İTİRAZ EDEN BİRİ BÜTÜN GRUBU DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Asch’in araştırmalarının çok konuşulan tarafı çoğunluğa uyma davranışıdır; oysa deneylerde bağımsız bir görüşün ortaya çıkması da önemlidir. Katılımcı yalnız bırakılmadığında, çoğunluğun yanlış cevabına direnmek kolaylaşabiliyordu. Bunu siyasi şiddete ilişkin kanıtlanmış evrensel bir formül gibi değil, sosyal yalnızlık baskısını anlamak için sınırlı bir işaret olarak değerlendirmeliyiz. [4]

Bir meydanda birisi taş atınca başka bir kişinin “yapma, orada insanlar var” diye bağırması, eylemin grubun ortak kuralı olmadığını görünür kılabilir. Birkaç kişi buna katıldığında, çevredekilerin “herkes onaylıyor” varsayımı kırılabilir. Başka koşullarda itiraz etkisiz kalabilir, hatta itiraz eden kişi tehdit görebilir. Sonucun ne olacağı, kimin söz söylediğine, onu dinleyenlerin kendisini o kişiyle ne kadar özdeşleştirdiğine ve fiziksel güvenliğe bağlıdır.

Kalabalıkta barışçıl kalmanın kendisi de ortak kimlik hâline gelebilir. Bir hareket, katılımcılarına rakibe zarar vermemeyi, provokasyon olarak gördükleri sert davranışa kapılmamayı ve çevredeki insanları korumayı öğretebilir. Bunlar şiddete katılmama tercihinin pasif korkaklık değil, bazı durumlarda bilinçli ve emek isteyen bir kolektif norm olabileceğini gösteriyor.

Ancak “birisi uyarsa herkes sakinleşir” şeklindeki yeni romantik formülden de uzak duralım. Şiddet içinde tehditlerin ve risklerin çok yüksek olduğu durumlarda, sözlü itiraz tek başına yeterli olmayabilir. Kalabalık içindeki karşı normların güçlenmesi, güvenli alanlar, hukuki koruma ve dışarıdan ölçülü müdahale gibi birçok koşula bağlıdır.

POLİSİN DAVRANIŞI GRUBUN NORMLARINI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Clifford Stott ve Stephen Reicher, 1990 Dünya Kupası sırasında İngiliz taraftarlarla İtalyan güvenlik kuvvetleri arasında yaşanan olayları inceleyen 1998 tarihli çalışmalarında, şiddetin yalnızca “şiddete yatkın taraftarlar” şeklinde açıklanamayacağını savunuyor. Polisin tüm taraftarları tehlikeli görmesi ve ayrım gözetmeden davranması, şiddeti önceden onaylamayan kişilerin de karşıtlık duygusunu artırabiliyordu. [3]

Bu mekanizmayı siyasi gösterilere uygularken iki yönlü dikkat gerekiyor. Birincisi, polisin orantısız veya ayrım gözetmeyen güç kullanması, kalabalık içindeki farklı grupların birbirini daha yakın görmesine yol açabilir. İkincisi, protestocuların şiddetli fiillerinin de kolluk görevlilerinde risk algısını ve müdahale kararlarını değiştirebileceğini kabul etmeliyiz. Olayın kronolojisini bir tarafın zihnine bakarak değil, karşılıklı eylemleri karşılaştırarak kurmak gerekir.

Şiddete yönelen bir azınlıkla barışçıl çoğunluğu ayırmak hem hukuk hem toplumsal psikoloji açısından önemlidir. Bir kişiye yönelik suç şüphesi, çevresinde bulunan herkesin aynı suça katıldığı anlamına gelmez. Aynı şekilde barışçıl bir yürüyüşün varlığı, onun çevresinde gerçekleşmiş saldırıyı masum hâle getirmez.

Bu konuda “polis sertleşince herkes taş attı” veya “taş atıldığı için bütün polis müdahalesi zorunluydu” gibi tek nedenli açıklamalardan kaçınmak gerekiyor. Kimin ne yaptığı, müdahalenin hedefi, gücün ölçüsü ve katılımcıların fiilî davranışları ayrı ayrı kanıtlanmalıdır.

HONG KONG 2019: LİDERSİZ KALABALIĞIN DA FRENİ VAR MI?

Hong Kong’un 2019’daki iade yasası karşıtı hareketi, merkezi liderliği sınırlı ve dijital iletişim ağlarını yoğun kullanan toplu eylemlerden biriydi. Başlangıçtaki geniş barışçıl yürüyüşlerden sonra bazı gruplar taş, molotofkokteyli, barikat ve mala zarar verme gibi daha sert taktiklere yöneldi; polisin müdahaleleri de yoğun biçimde eleştirildi. Hareketin bütün katılımcıları aynı eylemleri gerçekleştirmedi veya aynı ölçüde desteklemedi.

Siyaset bilimci Samson Yuen’in Ocak 2026’da Journal of Peace Research dergisinde yayımlanan araştırması, protestolar sırasında yaygın kullanılan LIHKG adlı çevrim içi forumdaki tartışmaları inceledi. Araştırmanın sorusu şuydu: Merkezi bir lider yoksa şiddet içeren taktikleri kim sınırlar? Yuen, bazı katılımcıların şiddetin sınırları hakkında “iç frenler” geliştirdiğini gösteriyor. Bu frenler herhangi bir üst kurulun resmî kuralı değildi; hareketin kendi içinde gerekçelerle tartışılan normlardı. [9]

Dört farklı gerekçe öne çıkıyordu. Orantılılık: Verilecek karşılığın büyüklüğü haklı görülen amaçla uyumlu mu? Koşulluluk: Belirli bir taktik yalnızca belirli durumda mı düşünülebilir? Sonuç: Bu davranış uzun vadede harekete ve insanlara neye mal olur? Ahlaki sınır: Bu eylem ne kadar öfkeli olursak olalım kabul edemeyeceğimiz bir çizgiyi aşıyor mu? Bu soruların tartışılması, şiddeti bütünüyle bitirdiğini kanıtlamıyor; ancak lideri olmayan hareketlerin de iç denetim mekanizmaları kurabildiğini gösteriyor. [9]

Çalışmanın metodolojik sınırı da önemli: Çevrim içi forum gönderilerinde frenleyici görüşlerin görülmesi, bunların meydandaki şiddeti ne ölçüde azalttığını doğrudan ölçmez. Yuen de araştırmasının “iç frenler” ile şiddet düzeyi arasındaki istatistiksel nedensel ilişkiyi test etmediğini açıkça söylüyor. Forumda yazılan sözle sokaktaki davranış arasında başka etkenler bulunabilir. Böyle bir sınırı belirtmeden araştırmayı “internet şiddeti durdurdu” diye aktarmak yanlış olur.

Hong Kong örneğinin bizim sorumuza katkısı şu: İnsanlar birbirlerini yalnızca taş atarken taklit etmiyor, taş atmayı reddederken de etkileyebiliyor. Bir hareketin içinde hangi davranışın kabul edileceği konusu sürekli yeniden tartışılabilir. Şiddetin yayılması tek mümkün zincir değildir; sınır koyma da bir toplu eylemdir.

BİR TAŞ KAMERA ÖNÜNDE BÜTÜN HAREKETİ TEMSİL EDER Mİ?

Bir gösteride binlerce kişi yürürken biri taş attığında, haber kamera o anı seçebilir. Görüntü gerçek olduğu hâlde bütün hareketin davranışını temsil etmez. Fakat kamusal sonuçları büyük olabilir: Televizyon izleyicisi, sosyal medya takipçisi veya kararsız seçmen gösteriyi ilk kez o tek sahne üzerinden tanıyabilir.

Matthew Feinberg, Robb Willer ve Chloe Kovacheff’in 2020’de Journal of Personality and Social Psychology’de yayımlanan araştırması, altı deneyde radikal ya da aşırı derecede yıkıcı olarak görülen protesto taktiklerinin hareketlere desteği nasıl etkilediğini sınadı. Katılımcılar, başkalarına zarar verici veya çok yıkıcı buldukları eylemleri gerçekleştiren hareketlere daha az destek verebildi; bu etkinin bir bölümü hareketle özdeşleşmenin zayıflamasıyla ilişkiliydi. [10]

Bu çalışma bir protestonun ortasında meydana gelen her tür şiddetin bütün ülkelerde aynı oranda destek kaybına neden olacağını söylemiyor. Deneylerde kullanılan olay tasvirleri, protestonun hedefi, katılımcıların önceden sahip olduğu görüşler ve gerçek dünyadaki siyasal koşullar sınırlayıcıdır. Ayrıca çalışmada aşırı taktik kapsamına fiziksel şiddet kadar bazı şiddet içermeyen fakat büyük aksama yaratan eylemler de giriyordu. Ahlaki ve hukuki sınıflandırmayı yalnızca kamuoyu algısına göre yapamayız.

Buna karşılık araştırma önemli bir ikilem gösteriyor: Sert taktik bazen haber olmayı kolaylaştırabilir, ama aynı haber hareketin asıl talebini ikinci plana itebilir. Kırılan camı görüp “bunlar ne istiyordu?” sorusuna hiç ulaşmayan bir seyirci, hareketin mesajını başka biçimde algılar.

1960’LAR ABD’Sİ: HABERİN ODAĞI HAK MI, DÜZEN Mİ?

Siyaset bilimci Omar Wasow, 1960–1972 arasında ABD’de siyahların öncülük ettiği gösterilerle haber gündemi, siyasi söylem ve seçim davranışı arasındaki ilişkiyi analiz etti. Araştırması, barışçıl gösteriler özellikle devletin veya karşıt grupların baskısına uğradığında medyanın medeni haklara daha fazla dikkat çektiğini; protestocu kaynaklı şiddetinse haber çerçevesini “kamu düzeni” ve denetim meselelerine kaydırabildiğini gösteriyor. [11]

Bu sonuç “şiddetsiz her protesto kazanır, şiddet içeren her protesto kaybeder” demek değildir. Wasow’un analizi belirli tarihsel dönemde, belirli coğrafyada ve belli siyasi bölünmeler altında yapılmıştır. Nedenselliği araştırmak için çeşitli istatistiksel yöntemlerden yararlanır; yine de başka bir ülkedeki farklı eyleme aynı katsayıları taşımak mümkün değil. Üstelik devletin uyguladığı şiddetle protestocuların başlattığı şiddet ayrı olgulardır ve bunların kamuoyu üzerindeki etkileri farklı olabilir.

Bir taşın “ilk” olmasıyla “en çok görüntülenen” olması aynı şey değildir. Gösterinin önce hangi müdahaleye maruz kaldığını, çatışmanın hangi anda sertleştiğini ve kamuya hangi fotoğrafların yayıldığını bilmeden sonuç çıkaramayız. Gazeteci için kronoloji, psikolojik yorumdan önce gelir.

SOSYAL MEDYADA TAKLİT DAHA MI HIZLI?

Sosyal medya bir eylemin fotoğrafını, videosunu ve anlatısını saniyeler içinde uzak yerlere taşıyabilir. Ancak böyle bir görünürlük, o eylemin herkes tarafından onaylandığını veya aynı yerde tekrarlandığını kanıtlamaz. Bir görüntü destek, dehşet, öfke, alay veya yanlış bilgi yayılmasına hizmet edebilir.

İnternetteki etkiyi düşünürken iki şeyi ayırmalıyız: Tekrar tekrar görme ve değer verilen kişinin davranışını görme. Bir şiddet videosunun milyonlarca izlenmesi, milyonlarca kişinin onu yapmak istediği anlamına gelmez. Başka yandan, az takipçili ama belirli bir çevrede güvenilen bir kişinin “bu yanlış” demesi, kendi grubu içinde anlamlı olabilir. Sosyal kimliğin kimlerle kurulduğu, ham erişim sayısından farklı bir bilgidir.

Üstelik dijital görüntüler her zaman tam bağlam sunmuyor. Eskiden çekilmiş bir video yeni olayın görüntüsü gibi paylaşılabilir; görüntünün öncesi kırpılabilir; aynı grup dışarıdan tek sesmiş gibi sunulabilir. Bir protesto üzerine araştırma yaparken doğrulanmış zaman ve yer bilgisi, kaynağı belli görüntü ve farklı tanıklıkların karşılaştırılması temel gerekliliklerdir. Bu, toplu şiddeti mazur görmek için değil gerçek faili ve gerçek süreci göstermek için gerekir.

BİR ARKADAŞ YETMEZSE ÜÇÜ GEREKEBİLİR: KARMAŞIK YAYILMA

Damon Centola ve Michael Macy, 2007’de yayımladıkları ağ araştırmasında bilgi ile riskli davranışın aynı şekilde yayılmayabileceğini tartıştı. Bir haberi duymak için tek kişiden bilgi almak yeterli olabilir; fakat sosyal maliyeti yüksek bir eyleme katılmak için birden fazla güvenilir kişinin onayı gerekebilir. Araştırmacılar bu tür durumları “karmaşık yayılma” olarak adlandırıyor. [12]

Bu fark meydan davranışları açısından önemli. Bir taşın atıldığını görmek, onu yeniden atmak için herkese yetmeyebilir. Bazı kişiler açısından birden fazla yakınının aynı davranışı onaylaması, eylemi grup normu gibi görmesine yol açabilir. Öte yandan arkadaşlarının karşı çıkması veya olayın tehlikeli sonuçlarını göstermesi tam tersine engelleyici olabilir. Model, davranışın kaç kişiden etkilenerek yayıldığını düşündürür; belirli bir gösteride kimin taş atacağını tahmin eden bir makine değildir.

Aynı araştırmadan çıkarılabilecek başka bir ders, haberin ne kadar uzağa ulaştığı kadar insanlar arasındaki güven bağlarının da önemli olduğudur. Bin kilometre uzaktan izlenen sert bir video, yakın çevreden alınan birden fazla onay kadar etkili olmayabilir. Bu, sosyal medyanın rolünü küçültmez; herkesin gördüğü şeyle herkesin benimsediği şeyin farklı olduğunu gösterir.

BİR TAŞIN YAYILMADIĞI MEYDAN DA TARİHE GİRMELİ

Kalabalık psikolojisinin sık yapılan hatası, yalnızca kontrolden çıkmış olayları seçmektir. Oysa bir protestoda on kişi taş atıp yüzlerce kişi uzaklaşmışsa, incelememiz gereken şey yalnızca on kişinin davranışı değil, geriye kalanların ne yaptığıdır. Bazıları protestonun amacına zarar vermemek için, bazıları birinin yaralanmasını istemediği için, bazıları hukuki riskten kaçındığı için uzaklaşabilir. Hepsini aynı gerekçeyle tanımlayamayız.

Bu noktada “şiddet dışı disiplin” kavramı yararlı. Erica Chenoweth ve Maria Stephan’ın sivil direniş üzerine karşılaştırmalı araştırması, 1900–2006 arasında incelenen kampanyalarda şiddetsiz yöntemlerin, araştırmada kullanılan başarı ölçütleri açısından silahlı yöntemlerden daha etkili olduğunu buldu. Bu sonuç her şiddetsiz gösterinin mutlaka başarıya ulaşacağını göstermez. Ama geniş ve sürdürülebilir katılımın niçin önemli olduğunu düşündürür. [13]

Ayrıca gösterinin amacıyla taktiğinin kamuoyu tarafından nasıl algılandığını da ayırmamız gerek. Bir gösteriyi seyredenler, eylemin hedefini desteklese de kullanılan sert yönteme karşı çıkabilir. Bazen hareketin kendisi, bir tarafının eylemini eleştirdiğinde bölünmekten korkabilir. Hong Kong örneğinin gösterdiği gibi bu gerilim hareketin içinde kalıcı tartışmalar yaratabilir. [9][10]

SUÇUN AÇIKLAMASI, SUÇA İZİN BELGESİ DEĞİLDİR

Bir taşın ardından başkalarının neden taş attığını incelemek, kimsenin suç sorumluluğunu otomatik kaldırmaz. Gruptaki onay, cezai kusur değerlendirmesinin yerine geçmez. Ortak kimlik, bir kişinin başkasına fiziksel zarar vermesini kendiliğinden meşru hâle getirmez. Aynı şekilde bir kalabalığın içindeki birkaç kişinin şiddeti, gösteriye katılanların tamamını suçlu yapmaz.

Devletin sorumluluğu da ayrıdır. Gösteri alanında başka kişilerin yaşamı ve bedensel bütünlüğü korunmalıdır; kolluk suç işleyen kişilerle barışçıl katılımcıları mümkün olduğunca ayırmalıdır. Reicher ve çalışma arkadaşlarının 2004 tarihli kamu düzeni incelemesi, bütün kalabalığı tek bir tehdit olarak değerlendiren müdahalelerin daha önce şiddete karşı olanları bile çatışmaya yaklaştırabileceğini öne sürüyor. Bu, yetkililerin şiddete göz yumması gerektiği anlamına gelmez; hukuka uygun ve ayrım gözeten davranmanın önemidir. [14]

Bu bölümün ikinci yazısına başladığımız yerde dönelim. Hayalî meydanda biri taş attı. Şimdi üç ihtimali biliyoruz: Etrafındakilerin beklentileri değişebilir, başka kişiler o davranışı reddedebilir veya karşılıklı müdahaleler kimlikleri yeniden tanımlayabilir. Hangisinin gerçekleştiğini olaydan önce kesin bilemeyiz. Tarihçi için kanıtlanmış kronoloji, psikolog için bireysel ve toplumsal mekanizmalar, hukukçu için fiil ve kusur birlikte düşünülmelidir.

SONUÇ: EN ÖNEMLİ İKİNCİ HAREKET TAŞ ATMAK OLMAYABİLİR

Bir kişinin attığı taşın ardından başka biri taş atabilir. Ama başka biri o taşı elinden indirebilir, çevresindekileri sakinleştirebilir, yaralıya yardım edebilir veya yürüyüşün barışçıl sürmesi için çaba gösterebilir. Kalabalığı anlamak, yalnızca ilk davranışın yayılmasını değil, ona karşı çıkan davranışların da nasıl yayıldığını anlatabilmektir.

Granovetter’in eşikleri, Asch’in sosyal baskı deneyleri, Bicchieri’nin norm beklentileri ve Hong Kong’daki iç frenlere ilişkin bulgular farklı düzeylerde aynı genel soruya katkıda bulunuyor: Bir insan kendi kararını verirken başkalarının yaptıklarına ve neyi doğru saydıklarına nasıl bakar? Bu çalışmalar arasında yöntem, dönem ve olay farkları var; bunları doğrudan tek formülde birleştirmemeliyiz.

Kalabalık kendi kendine işleyen otomatik bir şiddet makinesi değildir. Ama zararsız bir varlık da değildir. Davranışı, o anda etkili olan normlara, grubun sınırlarına, kurumlarla etkileşime ve bireysel kararlara bağlıdır. Bir taşın tarihi bazen ikinci taşla, bazen ikinci kişinin “dur” sözüyle devam eder.

Bir sonraki yazı: POLİS VE PROTESTOCU — ŞİDDETİN KARŞILIKLI TIRMANIŞI. Müdahale ve tepkinin birbirini nasıl dönüştürdüğünü olay olay inceleyeceğiz.

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

[1] Mark Granovetter, “Threshold Models of Collective Behavior”, American Journal of Sociology 83(6), 1978, s. 1420–1443; eşik modeli ve toplu davranış: https://doi.org/10.1086/226707

[2] Stephen D. Reicher, “The St. Pauls’ Riot: An Explanation of the Limits of Crowd Action in Terms of a Social Identity Model”, European Journal of Social Psychology 14(1), 1984; kalabalık eylemlerinin sınırları: https://doi.org/10.1002/ejsp.2420140102

[3] Clifford Stott ve Stephen Reicher, “How Conflict Escalates: The Inter-Group Dynamics of Collective Football Crowd Violence”, Sociology 32(2), 1998; taraftarlar ve polis arasındaki karşılıklı etkileşim: https://doi.org/10.1177/0038038598032002007

[4] Solomon E. Asch, “Opinions and Social Pressure”, Scientific American 193(5), Kasım 1955; çoğunluğa uyma deneyleri: https://doi.org/10.1038/scientificamerican1155-31

[5] Cristina Bicchieri ve Erte Xiao, “Do the Right Thing: But Only If Others Do So”, Journal of Behavioral Decision Making 22(2), 2009; ampirik ve normatif beklentiler: https://doi.org/10.1002/bdm.621

[6] Giovanna d’Adda, Martin Dufwenberg, Francesco Passarelli ve Guido Tabellini, “Social Norms with Private Values: Theory and Experiments”, Games and Economic Behavior 124, 2020, s. 288–304: https://doi.org/10.1016/j.geb.2020.08.012

[7] Kees Keizer, Siegwart Lindenberg ve Linda Steg, “The Spreading of Disorder”, Science 322(5908), 2008, s. 1681–1685; şehirdeki kural ihlallerine ilişkin saha deneyleri: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/19023045/

[8] Tom Postmes ve Russell Spears, “Deindividuation and Antinormative Behavior: A Meta-Analysis”, Psychological Bulletin 123(3), 1998, s. 238–259; 60 bağımsız araştırmanın analizi: https://research.rug.nl/en/publications/deindividuation-and-antinormative-behavior-a-meta-analysis/

[9] Samson Yuen, “Braking Bad: How Internal Brakes Restrain Violent Tactics in Leaderless Protests”, Journal of Peace Research 63(1), Ocak 2026, s. 41–54; Hong Kong’un LIHKG tartışmaları: https://doi.org/10.1093/jopres/xjaf013

[10] Matthew Feinberg, Robb Willer ve Chloe Kovacheff, “The Activist’s Dilemma: Extreme Protest Actions Reduce Popular Support for Social Movements”, Journal of Personality and Social Psychology 119(5), 2020, s. 1086–1111; altı deney: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/31928025/

[11] Omar Wasow, “Agenda Seeding: How 1960s Black Protests Moved Elites, Public Opinion, and Voting”, American Political Science Review 114(3), 2020, s. 638–659; gösteri taktiklerinin haber ve siyaset gündemine etkisi: https://doi.org/10.1017/S000305542000009X

[12] Damon Centola ve Michael Macy, “Complex Contagions and the Weakness of Long Ties”, American Journal of Sociology 113(3), 2007, s. 702–734; riskli davranışlarda çoklu sosyal onay ihtimali: https://doi.org/10.1086/521848

[13] Erica Chenoweth ve Maria J. Stephan, Why Civil Resistance Works: The Strategic Logic of Nonviolent Conflict, Columbia University Press, 2011; Harvard Kennedy School araştırma kaydı: https://www.hks.harvard.edu/publications/why-civil-resistance-works

[14] Stephen Reicher, Clifford Stott, Patrick Cronin ve Otto Adang, “An Integrated Approach to Crowd Psychology and Public Order Policing”, Policing: An International Journal 27(4), 2004, s. 558–572; kamu düzeninde grup davranışlarını ayırt etme: https://doi.org/10.1108/13639510410566271

[15] Robert B. Cialdini, Raymond R. Reno ve Carl A. Kallgren, “A Focus Theory of Normative Conduct: Recycling the Concept of Norms to Reduce Littering in Public Places”, Journal of Personality and Social Psychology 58(6), 1990, s. 1015–1026; betimleyici ve buyurucu normların ayrılması: https://doi.org/10.1037/0022-3514.58.6.1015

[16] John Drury, “The Psychology of Crowd Behavior”, Annual Review of Psychology 77, 2026; kalabalık psikolojisi ve sosyal kimlik konusunda kapsamlı güncel değerlendirme: https://doi.org/10.1146/annurev-psych-012125-121447

EDİTORYAL NOT

Yazının girişindeki taş atma sahnesi kurgusal bir düşünce deneyidir; belirli bir tarihsel olayın kayıtlı anlatısı değildir. Asch’in çizgi karşılaştırma çalışmaları, şehirdeki çöp ve kural ihlali deneyleri, sosyal ağ modelleri ve siyasi gösteri araştırmaları aynı davranışı ölçmez; her birinin kanıt sınırları metinde ayrı tutulmuştur. Kalabalık içi sosyal etki suç eylemini mazur göstermez, polis müdahalesinin hukuki niteliğini de tek başına belirlemez. Hong Kong’da çevrim içi “iç frenler” bulunduğuna ilişkin araştırma, bu tartışmaların gerçek şiddet düzeyini ne kadar azalttığını doğrudan kanıtladığını iddia etmemektedir.

‹ DİĞER YÜZ