←

Haber

DERGİ.social · AKIŞ

KALABALIKTA İNSAN NEDEN BAŞKALAŞIR?

Bir insan binlerce kişiyle aynı meydana çıktığında ne değişir? Kimliğini mi kaybeder, yoksa başka bir kimlik mi kazanır?

Bir konser çıkışında birbirine yol veren insanlar, bir protestoda yaralı bir yabancıyı omuzlayan göstericiler, aynı kaldırımda karşı tarafa öfkeyle bağıranlar… Üç görüntüde de kalabalık var; davranışlar ise birbirinin neredeyse zıddı. Demek ki asıl mesele yalnızca insan sayısı değil. Bireyin başkalarıyla kendisini nasıl tanımladığı, hangi kuralları paylaştığı, neyi tehdit olarak gördüğü ve çevresindeki kurumların nasıl davrandığı da son derece önemli.

Bir caddede yürüdüğünüzü hayal edin. Tek başınayken tanımadığınız biri size çarpsa büyük ihtimalle özür beklersiniz. Aynı kişi tuttuğunuz takımın şampiyonluk kutlamasında omzunuza dokunsa gülümseyebilirsiniz. Bir başka gün polis müdahalesi sırasında aynı hareketi tehdit olarak algılayabilirsiniz. Değişen fiziksel dokunuş değildir; dokunuşa anlam veren toplumsal ortamdır. Modern kalabalık psikolojisinin önemli sorularından biri tam da budur.

Klasik bir anlatı kalabalığın insanı kişiliksiz, mantıksız ve kolay yönlendirilen bir varlığa dönüştürdüğünü söyler. Oysa son kırk yıldaki araştırmalar, bu resmi kökten sorguluyor. Kalabalıkta davranışlarımız gerçekten değişebilir; ancak bu değişim çoğu zaman “benliğin yok olması” değil, bireysel kimliğin yanında bir grup kimliğinin daha belirgin hâle gelmesidir. John Drury’nin 2026’da Annual Review of Psychology dergisinde yayımlanan kapsamlı incelemesi, kalabalığı anlamak için paylaşılan sosyal kimlik, grup normları, duygular ve farklı gruplar arasındaki etkileşimi birlikte ele alıyor. [1]

Bunun kolay bir karşı sloganı da yok: “Kalabalık aslında her zaman iyidir” diyemeyiz. Bazı kalabalıklar linç girişiminde bulunur, mallara zarar verir veya siyasi rakiplerini tehdit eder. Diğerleri dayanışma örgütler, ihtiyaç sahiplerini korur, tehlike anında birbirini kurtarır. Bilimin görevi, bunların hangisinin “gerçek kalabalık” olduğunu seçmek değil; hangi koşullarda neden ortaya çıktığını açıklamaktır.

1895: GUSTAVE LE BON’UN KALABALIĞI

Fransız düşünür Gustave Le Bon, 1895’te yayımlanan Psychologie des foules — Türkçede yaygın adıyla Kitleler Psikolojisi — kitabında bireyin kalabalığa girdiğinde bilinçli kişiliğini kaybettiğini, telkine açık hâle geldiğini ve ortak bir zihnin etkisine girdiğini savunuyordu. Kitapta “bulaşma” ve “telkin” gibi kavramlar, düşünce ve eylemlerin hızla yayıldığını açıklamak için kullanıldı. [2]

Le Bon’un yaklaşımı niçin etkili oldu? Çünkü modern toplumların hükümetlerini sarsan gösteriler, grevler ve halk ayaklanmaları, yöneticilerin ve okumuş seçkinlerin zihninde büyük bir korku yaratmıştı. Kalabalığı tutarsız, akıldışı ve tehlikeli olarak tanımlayan bir teori, bu korkuyla uyumluydu. Ayrıca tek bir kişinin nasıl olup da normal zamanda yapmayacağı bir eyleme katıldığını açıklama iddiası taşıyordu.

Ama kitap yalnızca tarafsız gözlem değildir. Le Bon’un dönemin elitist ve ayrımcı fikirlerinden etkilenen genellemeleri, bugünkü bilimsel araştırmanın standartlarıyla eleştirilmelidir. Kalabalıktaki bütün insanların aynı düşünceye sahip olduğu, kendiliğinden aklını yitirdiği ya da körce lideri izlediği görüşü, modern gözlemsel çalışmalarla uyuşmuyor. İnsanın başka insanlardan etkilenmesi gerçek bir olgudur; bunun mutlaka mantıksızlık ürettiği iddiası ise ayrı kanıt gerektirir. [1][2][3]

Bu nedenle Le Bon’u bilmek önemlidir ama onu son söz kabul etmek hatalıdır. Gazetelerin ve siyasetçilerin bugün bile “kalabalık kontrolden çıktı” diye anlattığı birçok olayda gizlice işleyen düşünce, Le Bon’un yüz otuz yıl önce tasarladığı kontrolsüz kitle modelidir.

BİR GRUPTA KİMLİK KAYBOLUR MU?

Gündelik hayatta farklı kimliklerimiz var. Evde ebeveyn, işyerinde meslektaş, tribünde taraftar, gösteride yurttaş, kalabalık bir yolculukta aynı treni bekleyen yolcu olabiliriz. Biri ötekini yok etmez; fakat belirli bir ortamda biri daha çok önem kazanır. Sosyal kimlik yaklaşımının temel düşüncesi, insanın kendisini bazen tekil özellikleriyle bazen ait olduğu toplulukla tanımlamasıdır. [1][3]

Bu ayrım, “kalabalığa giren insan artık kendi adına düşünmez” iddiasını reddetmeyi sağlar. İnsanlar grup normlarını benimseyebilir, bunlara karşı çıkabilir veya aralarında hangi normun geçerli olduğunu tartışabilir. Bazen ortak kimlik, bir kişinin tek başınayken gösteremeyeceği dayanışmaya katkıda bulunur. Bazen de “biz” sayılan grubun rakiplerine karşı sert davranışları meşru görmesine zemin hazırlar. Her iki durumda da davranışın sosyal bir anlamı vardır.

Stephen Reicher, 2011 tarihli makalesinde kalabalık eyleminin kimlik kaybından veya zihinsizlikten doğduğu görüşüne karşı çıkıyor. Ona göre kalabalıklar ortak toplumsal kimlik etrafında anlamlı davranış geliştirir; dolayısıyla kalabalıkları incelemek, toplumun normalde görünmeyen güç ilişkilerini de açığa çıkarabilir. Bu yaklaşım, bireyleri karar vermeyen kuklalar olarak değil, ortak bir sosyal dünyada karar veren aktörler olarak ele alıyor. [3]

Ama sosyal kimlik her şeyi tek başına açıklamaz. Aynı gösteride insanlar farklı gruplara ait olabilir, polis veya karşı göstericiler onları başka bir kimlikle tanımlayabilir, bir olaydan sonra ortak kimliğin sınırları değişebilir. İnsanın davranışını anlamak için kimliğin nerede, kiminle ve hangi güç ilişkileri içinde öne çıktığını da araştırmalıyız.

ANONİMLİK GERÇEKTEN İNSANI SALDIRGAN YAPAR MI?

Eski bireysizleşme — deindividuation — teorileri, büyük gruplarda anonimlik ve kendini izleme duygusundaki azalma nedeniyle insanların normları daha kolay çiğneyebildiğini savunuyordu. Anonimlik, kimi durumlarda hesap vermekten kaçınma duygusunu artırabilir. Ancak her anonim insanın daha saldırgan olduğu ve her kalabalıkta ahlaki frenlerin çözüldüğü iddiasını bilimsel olarak ayrı sınamak gerekir.

Tom Postmes ve Russell Spears, 1998’de yayımladıkları meta-analizde 60 bağımsız araştırmanın bulgularını birleştirdi. Sonuçlar, anonimliğin kendiliğinden antisosyal davranış yarattığı yönündeki klasik beklentilere çok az destek veriyordu. Daha açıklayıcı olan, bulunduğu ortamın ve grubun özel normlarının öne çıkmasıydı. Yani anonimlik altında insanlar her tür kuralı yok saymak yerine, ait hissettikleri grubun hangi davranışı uygun gördüğüne daha fazla uyabilir. [4]

Bunu günlük hayata çevirelim. Bir kalabalık kendisini “sakin kalıp birbirini koruyan insanlar” olarak tanımlıyorsa, anonimlik içinde bile yardımlaşma ve sabır güçlenebilir. Bir başka grupta rakibe saldırmak bir sadakat göstergesi sayılıyorsa farklı sonuç ortaya çıkabilir. Aradaki fark yalnızca kişinin yüzünün görülüp görülmemesi değil, hangi davranışın takdir edildiğidir.

Buradan “anonimliğin hiçbir etkisi yok” sonucu da çıkmaz. Suç işleyen kişinin tespit edilme olasılığı, sosyal denetim ve grup içi hesap verebilirlik önemlidir. Meta-analizin gösterdiği şey, bütün bu etkileri tek bir “kalabalık insanı canavara dönüştürür” formülüne indirgememek gerektiğidir.

1980 BRISTOL: NEDEN HER YER SALDIRIYA UĞRAMADI?

İngiltere’nin Bristol kentindeki St Pauls mahallesinde Nisan 1980’de yaşanan olayları düşünelim. Polis müdahalesi sonrasında mahallede ciddi çatışmalar çıkmıştı. 1984’te yayımlanan akademik incelemesinde Stephen Reicher’in özellikle ilgilendiği şey, olaylarda hangi binaların saldırıya uğradığı kadar hangilerinin hedef alınmadığıydı. Eylemler belirli alanlar, kişiler ve kurumlar üzerinde yoğunlaşıyordu; kalabalığın tüm kenti rastgele yıkmaya yöneldiği görülmüyordu. [5]

Bu, saldırıların haklı veya zararsız olduğu anlamına gelmez. Bir dükkânın tahrip edilmesi mağdurun zararını azaltmaz. Ancak toplu şiddeti açıklamak için önemli bir ipucudur: Eğer insanlar tüm kontrolünü kaybetseydi hedeflerin ve katılımın sınırlarını niçin görebiliyoruz? Neden bazı kişiler saldırıya katılıyor, bazıları aynı sokakta bulunmasına rağmen katılmıyor? Neden bazı nesneler korunurken bazıları tahrip ediliyor?

Reicher’in araştırması, kalabalık üyelerinin kendilerini ve karşılarındaki kurumları belirli toplumsal kategorilerle gördüğünü; hareketin sınırlarının da bu anlam dünyasına bağlı olduğunu öne sürdü. Böylece şiddetin nedeni, “çok kişi vardı ve hepsi çıldırdı” düzeyinden çıkarak tarihsel mahalle ilişkileri, ortak kimlik ve polisle çatışmanın nasıl yaşandığı sorularına bağlandı. [5]

Bir gazete olaydan sonra sadece yanan araçların fotoğrafını yayımlarsa bu sınırlar görünmez olabilir. Sosyal psikolog ise orada bulunan herkesin ne yaptığına, ne yapmadığına ve bu davranış için hangi gerekçeleri gösterdiğine de bakmak zorundadır. Bir eylemdeki suçların kapsamı, suç işlemeyenlerin sayısıyla birlikte araştırıldığında daha iyi anlaşılır.

BİR TARAFTAR GRUBU NASIL KENDİ KENDİNİ DURDURUR?

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda İngiliz taraftarlar hakkındaki beklentiler çoğu zaman sertti. Clifford Stott ve Otto Adang, Portekiz’de taraftar davranışlarını gözlem ve görüşmelerle inceledi. Araştırmada bazı kritik durumlarda taraftarların başka taraftarların çatışmaya katılmasını engellediği, bazı olaylarda ise polisin yaklaşımının çatışmayı artıran veya azaltan koşullar yarattığı görüldü. [6]

Bu çalışmanın önemli yanı, aynı ulusal takımın taraftarlarını “özünde şiddet yanlısı” diye tanımlamamasıdır. Farklı şehirlerde ve farklı karşılaşmalarda ilişkilerin nasıl kurulduğu, polisin kitleye tek tip tehdit muamelesi yapıp yapmadığı, katılımcıların kendilerini nasıl gördüğü önem taşıyordu. Kalabalığın içindeki kişiler kimi zaman sert bir davranışı “bizim grubumuza yakışmaz” diyerek durdurabiliyordu.

Böyle bir özdenetim görünür olunca kalabalık yalnızca emir alan tek büyük organizma olarak değil, kendi içinde norm mücadelesi yaşanan bir topluluk olarak ortaya çıkar. Ancak futbol araştırmasını her protestoya doğrudan uygulayamayız. Tribün ve meydan aynı yer değildir; siyasal talepler, yasal çerçeve, örgütlenme biçimi ve tehdit algısı farklı olabilir. Araştırma genel bir reçete değil, bağlamın önemine ilişkin somut bir gözlemdir.

POLİS BÜTÜN KALABALIĞI TEK BİR GRUP SAYARSA

Protestolarda en kritik sorulardan biri, kolluğun kendi karşısındaki insanları nasıl sınıflandırdığıdır. Barışçıl bir yürüyüşte taş atan küçük bir grup bulunabilir. Polis bütün göstericilere aynı yoğunlukta müdahale ederse, henüz şiddeti onaylamayan kişiler de kendilerine haksız davranıldığını düşünebilir. Başlangıçta farklı duran gruplar, ortak bir mağduriyet algısıyla birbirine yakınlaşabilir. Stephen Reicher, Clifford Stott, Patrick Cronin ve Otto Adang’ın 2004 tarihli incelemesi bu mekanizmanın toplu çatışmayı tırmandırabileceğini tartışıyor. [7]

Buradaki mesele “polis hiçbir zaman müdahale etmemeli” değildir. Gerçek bir saldırı, can güvenliği riski veya başkalarının hakkına yönelik suç karşısında kamu otoritesinin görevleri vardır. Mesele, hukuka uygun gösteriyle suç oluşturan eylemleri mümkün olduğunca ayırmak, güç kullanımında ölçülülüğü gözetmek ve herkesin güvenliğini korumaktır. Bir kitleye karşı farklı davranışları tek kategoriye koymak, sorunu azaltmak yerine genişletebilir.

John Drury ile Stephen Reicher’in 2000’de yayımlanan çevreci protesto alan araştırması, eyleme katılanların kendi kimliklerini süreç içinde nasıl yeniden tanımladığını inceledi. Protestocular ile polis arasında karşılıklı olarak farklı grup tanımları oluştuğunda, polisle yaşanan etkileşim protestocuların tutumlarını daha radikal yönde dönüştürebiliyordu. Burada kimlik, evden getirilen ve bir daha değişmeyen bir kart değil; olayın içinde yeniden kurulan bir anlamdı. [8]

Bu nedenle şiddetli bir olaydan sonra “polis sert davrandı çünkü kalabalık saldırgandı” veya “kalabalık saldırdı çünkü polis sert davrandı” diye tek yönlü bir zincir kurmak yetmez. Öncesindeki kararları, olayın başlangıç koşullarını, karşılıklı algıları, fiilî kuvvet kullanımını, kimin hangi eylemi ilk gerçekleştirdiğini ve farklı grupların nasıl tepki verdiğini zaman sırasıyla incelemeliyiz. Bu, kolluğun hukuki sorumluluğunu silmez; protestocuların suç oluşturan davranışlarını da meşrulaştırmaz.

KENDİ GRUBUNDAN OLAN HERKES AYNI ŞEYİ İSTER Mİ?

Hayır. Bir protestoda aynı sloganı atan kişiler bile yöntem ve nihai hedef açısından ayrışabilir. Birisi yalnızca belirli yasanın değiştirilmesini ister; bir başkası hükümetin istifasını, üçüncüsü düzenin tümüyle dönüşmesini savunur. Bazı katılımcılar yasa dışı şiddete karşı çıkar, bazıları belirli koşullarda onu mazur görür, bazılarıysa doğrudan şiddete başvurur. Kalabalık içindeki davranışları tek bir kategoriye indirmek, bu farklılıkları görünmez yapar.

Ortak kimlik daima aynı düşüncede olmak demek değildir. “Biz” duygusu, grubun nasıl davranması gerektiği üzerine yeni tartışmaları da beraberinde getirebilir. Bir kişi barışçıl kalmayı grubun değeri olarak savunurken başka biri karşı tarafa sert müdahaleyi bağlılık göstergesi sayabilir. Hangisinin daha etkili olacağı liderlikten ve örgütlerin tutumundan, çevredekilerin tepkisinden ve dışarıdan yapılan müdahaleden etkilenebilir.

Bir göstericiye yalnızca fotoğraftaki konumundan hareketle niyet atfetmek bu yüzden risklidir. Kaldırımda duran insan meraklı izleyici olabilir; bir gruptan uzaklaşmak isteyen katılımcı olabilir; yolu kapanmış bir sakin olabilir. Kalabalığın toplamını suçlu ilan etmek de herkesin yaptığı her şeyi protesto hakkının doğal parçası saymak da aynı ölçüde yetersizdir.

PANİK Mİ, YARDIMLAŞMA MI? ACİL DURUMLARIN YANILGILARI

“Kalabalık panikledi, herkes birbirini ezdi” cümlesi bir haberin kolay açıklaması gibi durur. Fakat acil durumlarda insanların mutlaka bencil ve düzensiz davrandığı varsayımı, araştırmalarla desteklenmiyor. John Drury, Chris Cocking ve Stephen Reicher, 11 farklı acil durumdan sağ çıkan 21 kişiyle görüşmeler yaparak ortak tehlikenin insanlar arasında yeni bir “biz” duygusu ve yardımlaşma yaratabildiğini gösterdi. Bu bulgu tüm kazalarda herkesin yardımsever olacağını kanıtlamaz; örneklemin büyüklüğü ve tanıklıklara dayanması da dikkate alınmalıdır. [9]

Tehlike anında insanlar kendilerini daha önce tanımadıkları kişilerle aynı kaderi paylaşan bir topluluk olarak görebilir. Bir çıkışı göstermeleri, düşeni kaldırmaları veya çocuklara öncelik vermeleri bu ortak kimlikle bağlantılı olabilir. “Kendi canını kurtarmak isteyen herkes diğerlerini ezer” beklentisi, gerçek olaylarda görülen dayanışmayı açıklamakta yetersiz kalıyor. [9][10]

2019’da yayımlanan ve acil durumlarda toplumsal dayanıklılığı artırmaya yönelik 12 öneri sunan araştırma da bu bilgiyi pratik politika düzeyine taşıdı. Kamu görevlilerinin insanlara açık bilgi vermesi, onların ortak kimliklerini ve kendi başlarına yardım etme kapasitesini dikkate alması önem taşıyor. Kalabalığı yalnızca kontrol edilmesi gereken bir risk olarak gören yaklaşım, kendi içinde taşıdığı yardım kaynaklarını ihmal edebilir. [10]

Ama olumlu örnekleri de mutlak yasaya dönüştürmeyelim. Bir yangın, sel veya kapalı alandaki izdihamda insanlar yeterli çıkış bulamıyor, birbirleriyle iletişim kuramıyor veya fiziksel olarak hareket edemiyor olabilir. Psikolojik dayanışma, mühendislik kusurlarını ya da yetersiz güvenlik planını ortadan kaldırmaz.

HILLSBOROUGH: “TARAFTARLAR PANİKLEDİ” DEMEK NEDEN YANLIŞTI?

15 Nisan 1989’da İngiltere’de Liverpool ve Nottingham Forest takımları arasındaki FA Cup yarı finali sırasında Hillsborough Stadyumu’nda ölümcül bir kalabalık sıkışması yaşandı. Sonraki incelemelerde toplam 97 kişinin bu felaket nedeniyle öldüğü kabul edildi. Uzun süre taraftarların davranışına yöneltilen suçlamalar, felaketin anlatımını belirledi. Ama 2012’deki Hillsborough Bağımsız Paneli’nin incelemesi ve sonrasındaki resmî soruşturmalar, Liverpool taraftarlarının felaketten sorumlu olmadığını ve esas sorunun polis kontrolündeki ciddi başarısızlıklar olduğunu ortaya koydu. [11][12]

Bu ayrım yalnızca İngiltere futbol tarihini ilgilendirmez. “Kalabalık kontrolden çıktı” gibi bir ifade, kapıların, bariyerlerin, seyirci yönlendirmesinin ve acil müdahalenin yetersizliğini gizleyebilir. Çok sayıda insanın dar bir alanda sıkışmasıyla insanların kasıtlı olarak birbirini itmesi aynı şey değildir. Fiziksel basınç karşısında bir insanın hareket kabiliyeti kalmayabilir; çevresindekinin ağırlığını taşımak zorunda kalabilir.

Hillsborough hakkında resmî soruşturmaları yürüten Independent Office for Police Conduct, taraftarları suçlayan polis açıklamalarını destekleyen kanıt bulunmadığını ve kurumun daha sonra kanıt akışını kontrol etmeye çalıştığını belirtiyor. Bu nedenle gazetecinin “izdihamın sebebi taraftarların paniğiydi” cümlesini otomatik yazması, yalnızca bilimsel değil adli açıdan da büyük hata olabilir. [11]

MEYDANDAKİ DUYGU İLE BEDENSEL BASINCI KARIŞTIRMAYALIM

Kalabalık psikolojisinin bir sınırı var: İnsanların nasıl hissettiği, dar bir geçitte ne kadar kuvvete maruz kaldıklarını tek başına açıklamaz. Dirk Helbing ve çalışma arkadaşları, 2006 Hac felaketinin video kayıtlarını analiz eden 2007 tarihli makalelerinde yaya akışının düzenli hâlden dur-kalk dalgalarına ve daha sonra düzensiz, tehlikeli toplu harekete geçebildiğini gösterdi. Bu süreçte insanlar gönüllü tercihleriyle değil çevreden gelen basıncın etkisiyle hareket edebiliyordu. [13]

Bir insanın yere düşmesi, onu çevreleyenlerin yardım etmek istemediğini göstermez. Kişiler kendi ayaklarını kontrol edemediklerinde başkalarını kurtarma olanağı da ortadan kalkabilir. Bu nedenle sıkışma vakalarında “sürü”, “kuduran kalabalık”, “ezme yarışı” gibi sözcükler açıklama yerine ahlaki damga üretebilir. Toplumsal kimlik, mekânın geometrisi, insan yoğunluğu, akış yönü, bariyerler ve olay yönetimi birlikte incelenmeli.

Araştırmalar bir başka önemli ayrım da yapıyor: Kalabalık yoğunluğunun artması bazı durumlarda katılımcıların rahatsızlığını yükseltirken, paylaşılan kimlik nedeniyle başka bir durumda dayanışma hissi oluşturabilir. Hac sırasında yoğunluk ve güvenlik algısına dair 2014 tarihli saha çalışması, toplumsal kimliğin yoğunluğun deneyimlenme biçimini değiştirdiğini gösterdi. Ama psikolojik rahatlık, fiziksel aşırı yoğunluğun güvenli olduğu anlamına gelmez. [14]

İYİ BİR HABER KÖTÜ BİR FOTOĞRAFI NEDEN SEVER?

Kalabalıkla ilgili en çok dolaşıma giren görüntüler sık sık yangın, kırılan cam, şiddet veya panik anlarıdır. Birbirine su dağıtan, yaşlılara yardım eden, yere düşeni kaldıran ve sessizce dağılan binlerce insan daha az ilgi çekebilir. Bu görüntü seçimi, toplumsal olayların gerçekte ne kadarının şiddet içerdiğini anlamamızı zorlaştırır.

Örneğin bir protestoda binlerce kişi barışçıl biçimde yürürken küçük bir grup banka camını kırmış olabilir. O anın fotoğrafı gerçek bir olayı gösterir, fakat topluluğun tamamını temsil etmez. Bunun tersi de geçerli: Yalnızca çiçek uzatan göstericilerin fotoğrafını yayımlamak, gerçekten işlenmiş suçları görünmez kılabilir. Haber değeriyle temsiliyet birbirine karıştırılmamalı.

Bu nedenle olay incelemesinde en az dört soru gerekir: Kaç kişi oradaydı; kaç kişi hangi eyleme katıldı; eylemin zaman içindeki aşamaları nelerdi; görüntünün öncesinde ve sonrasında ne yaşandı? Kalabalığın içinde bir suç işlendiğinde fail belirlemek kadar suç işlemeyenleri doğru göstermek de gazetecilik sorumluluğudur.

GRUP OLMA DUYGUSU İNSANA NE KAZANDIRIR?

Bir kalabalığın içinde bazen tek başınayken mümkün görünmeyen bir şey başarılabilir: İnsan kendisinin yalnız olmadığını fark eder. Siyasi bir yürüyüşte aynı talebi savunan başkalarını görmek, risk algısını değiştirebilir; bir afet alanında aynı tehlikeyi yaşayanlarla göz göze gelmek dayanışmayı artırabilir; bir konser veya törende ortak sevinç, insanların birbirine yaklaşmasını sağlayabilir. John Drury’nin 2026 tarihli kapsamlı taraması, ortak kimlik deneyiminin kalabalıklardaki duygusal yoğunluğu, güvenliği, sağlık davranışlarını ve daha sonra süren grup bağlılığını farklı yönlerden etkilediğini gösteriyor. [1]

Ancak “aidiyet insanı iyi yapar” diye yeni bir genelleme kuramayız. Aidiyetin içeriği önemlidir: İnsanlar bir gruba girerek daha çok yardımlaşabilir; fakat başka bir grubu bütünüyle tehdit olarak görme eğilimi de güçlenebilir. Başkalarına yardım etmeyi “bizim davranışımız” sayan grupla, rakibe zarar vermeyi “bizim görevimiz” sayan grup farklı sonuçlar üretir.

Böyle bakıldığında kalabalığa ait olmak, kişinin mutlaka kendini kaybetmesi değil, hangi kimliğin ön plana çıktığının değişmesidir. İnsanın kendi iradesi ve ahlaki sorumluluğu ortadan kalkmaz. Bir gruba uymak, yapılanların nedenini açıklayabilir; fakat hukuki ve ahlaki sorumluluğu otomatik olarak kaldırmaz.

KALABALIK HEP AYNI KİMLİKTE Mİ KALIR?

Hayır. Başlangıçta protestocularla polis arasında iletişim kurulabilir; sonradan karşılıklı güvensizlik artabilir. Başlangıçta birbirini tanımayan insanlar aynı baskı veya tehdit algısıyla ortak kimlik geliştirebilir. Bir grup içindeki daha sert yöntemler kabul görebilir ya da tam tersine üyeler bunlara karşı örgütlenebilir. Sosyal kimlik araştırması, kalabalığın ilk fotoğrafının son fotoğrafla aynı anlamı taşımadığını vurguluyor. [7][8]

Bu nedenle olayları tek bir kareye göre yargılamak yerine kronoloji gerekir. Gösteri hangi taleple başladı? İlk müdahaleyi kim, hangi davranış üzerine yaptı? Müdahale kimleri hedef aldı? Şiddete karşı çıkanlar kendi grubu içinde ne söyledi? Kolluğun açıkladığı amaçla fiilen uygulanan yöntem aynı mıydı? Güç kullanımının hukuki dayanağı ve ölçülülüğü neydi? Ancak bunları yan yana koyduğumuzda “kalabalık birdenbire değişti” cümlesini gerçek bir açıklamaya dönüştürebiliriz.

Britanya’daki College of Policing, kamu düzeni rehberliğinde gösteri hakkı ile üçüncü kişilerin hakları arasında ölçülü karar vermeyi ve gösteriyi kolaylaştıran yaklaşımları öne çıkarıyor. Akademik çalışmalarda da diyaloğun ve hedefi açık, farklılaştırılmış polis müdahalesinin tırmanmayı azaltabileceğine ilişkin saha bulguları var. Fakat tek bir ülkedeki uygulamaları başka ülkelerdeki bütün olayların mutlak reçetesi gibi kullanmak doğru değil. [15][16]

ŞİDDETİ AÇIKLAMAK ONU MAZUR GÖRMEK DEĞİLDİR

Bir insanın neden taş attığını, bir başkasının neden cam kırdığını ya da linç girişimine niçin katıldığını anlamak, onun eylemini haklı görmek anlamına gelmez. Sosyal psikoloji, davranışın oluşma koşullarını inceler; ceza hukukunda failin kusurunu, kastını ve sorumluluğunu ayrı süreçler belirler. “Kalabalığa kapıldım” açıklaması tek başına zarar verilen kişiyi görünmez kılamaz.

Aynı ilke kamu görevlileri için de geçerlidir. “Ortam çok gergindi” demek, hukuka aykırı güç kullanımını kendiliğinden mazur göstermez. Polisle göstericinin etkileşimini inceleyen bilimsel model, hem protestocu hem de devlet görevlisi açısından kimsenin eylemlerini sorumluluktan muaf tutmaz.

Kalabalık içinde meydana gelen bir suçtan söz ederken en az üç özneyi ayırmalıyız: Fiili gerçekleştiren, fiili destekleyen veya teşvik eden, fiile katılmayıp olay yerinde bulunan. Bu ayrım yapılmadığında on binlerce insanın davranışını birkaç yüz kişinin suçuna eşitlemek kolaylaşır. Fakat bu, organize şiddetin grup içinde hangi gerekçelerle destek bulabildiğini araştırmayı gereksiz kılmaz.

BEŞ YANLIŞ EZBER

Birinci ezber: “Kalabalıkta herkes aklını kaybeder.” Araştırmalar toplu davranışın önemli ölçüde ortak kimlik ve normlarla şekillenebildiğini gösteriyor; bu, düşünme kapasitesinin otomatik yitirilmesi değildir. İkinci ezber: “Anonim insan mutlaka suç işler.” Altmış araştırmanın meta-analizi, böyle genel bir yasayı desteklemiyor. [1][4]

Üçüncü ezber: “Bütün topluluk aynı şeyi ister.” Grup içinde farklı hedefler ve yöntemler bulunabilir. Dördüncü ezber: “Acil durumda herkes yalnız kendini kurtarır.” Hayatta kalanlarla yapılan görüşmeler yardımlaşmanın çok yaygın ve anlamlı olabildiğini gösteriyor. Beşinci ezber: “Kalabalıkta olan her olayın nedeni kalabalıktır.” Hillsborough örneği, bina, geçit, bariyer ve güvenlik yönetiminin bağımsız olarak incelenmesi gerektiğini hatırlatıyor. [9][11][13]

SONUÇ: İNSAN KAYBOLMAZ, “BİZ”İN ANLAMI DEĞİŞİR

Kalabalıkta insan gerçekten başkalaşabilir. Daha cesur, daha dayanışmacı, daha öfkeli, daha risk alan veya daha dikkatli olabilir. Ancak bunun yönü ve nedeni, yalnızca yanındaki insan sayısına bakılarak bulunamaz. Ortak kimliğin içeriği, olayların kronolojisi, hangi normların güçlendiği ve kurumlarla kurulan ilişkiler belirleyicidir.

Bu yüzden fotoğraftaki kişinin elindeki pankart kadar, fotoğrafın dışında kalana da bakacağız: Taşı yere bırakan, arkadaşını sakinleştiren, yaralıya yardım eden, tepki duyduğu hâlde şiddete katılmayan, korktuğu için ayrılan insanlar. Hepsi kalabalığın parçası olabilir. Toplu eylemin psikolojisi yalnızca saldırganı değil, saldırıyı engelleyeni de açıklayabilmelidir.

SOKAK dergisinin bu bölümünde bir sonraki sorumuz daha dar ve daha zorlu: Bir kişinin yaptığı şey, kalabalığın başka üyeleri için nasıl örnek hâline gelir? Normlar ne zaman değişir? Bazı insanlar niçin taklit ederken diğerleri durur?

Bir sonraki yazı: BİR KİŞİ TAŞ ATARSA DİĞERLERİ NEDEN ATAR?

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

[1] John Drury, “The Psychology of Crowd Behavior”, Annual Review of Psychology, cilt 77 (2026), s. 339–364; güncel kapsamlı bilimsel inceleme: https://doi.org/10.1146/annurev-psych-012125-121447

[2] Gustave Le Bon, The Crowd: A Study of the Popular Mind (1895), tarihsel birincil metnin İngilizce çevirisi, Project Gutenberg: https://www.gutenberg.org/cache/epub/445/pg445.html.utf8

[3] Stephen Reicher, “Mass action and mundane reality: an argument for putting crowd analysis at the centre of the social sciences”, Contemporary Social Science (2011): https://doi.org/10.1080/21582041.2011.619347

[4] Tom Postmes ve Russell Spears, “Deindividuation and antinormative behavior: A meta-analysis”, Psychological Bulletin 123(3) (1998), s. 238–259; 60 bağımsız araştırma: https://research.rug.nl/en/publications/deindividuation-and-antinormative-behavior-a-meta-analysis

[5] Stephen D. Reicher, “The St. Pauls’ riot: An explanation of the limits of crowd action in terms of a social identity model”, European Journal of Social Psychology (1984): https://doi.org/10.1002/ejsp.2420140102

[6] Clifford Stott ve Otto Adang, “Variability in the collective behaviour of England fans at Euro2004: ‘Hooliganism’, public order policing and social change”, European Journal of Social Psychology 37(1) (2007): https://doi.org/10.1002/ejsp.338

[7] Stephen Reicher, Clifford Stott, Patrick Cronin ve Otto Adang, “An integrated approach to crowd psychology and public order policing”, Policing 27(4) (2004), s. 558–572: https://research.rug.nl/en/publications/an-integrated-approach-to-crowd-psychology-and-public-order-polic/

[8] John Drury ve Stephen Reicher, “Collective action and psychological change: The emergence of new social identities”, British Journal of Social Psychology 39(4) (2000), s. 579–604: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/11190686/

[9] John Drury, Chris Cocking ve Stephen Reicher, “Everyone for themselves? A comparative study of crowd solidarity among emergency survivors”, British Journal of Social Psychology (2009), 21 kişi ve 11 acil durumla yapılan çalışma: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/18789185/

[10] John Drury ve diğerleri, “Facilitating Collective Psychosocial Resilience in the Public in Emergencies: Twelve Recommendations Based on the Social Identity Approach”, Frontiers in Public Health (2019): https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/31214561/

[11] Independent Office for Police Conduct, “Hillsborough investigation”; felaketin nedenlerine ve sorumluluklara ilişkin resmî bulgular: https://www.policeconduct.gov.uk/our-work/investigations/hillsborough

[12] Hillsborough Independent Panel, The Report of the Hillsborough Independent Panel (12 Eylül 2012), Birleşik Krallık hükümet arşivi: https://www.gov.uk/government/publications/the-report-of-the-hillsborough-independent-panel

[13] Dirk Helbing, Anders Johansson ve Habib Zein Al-Abideen, “Dynamics of crowd disasters: An empirical study”, Physical Review E 75 (2007), 046109; 2006 Hac görüntülerinin fiziksel akış analizi: https://doi.org/10.1103/PhysRevE.75.046109

[14] Hattem Alnabulsi ve John Drury, “Social identification moderates the effect of crowd density on safety at the Hajj”, Proceedings of the National Academy of Sciences 111(25) (2014), s. 9091–9096: https://doi.org/10.1073/pnas.1404953111

[15] College of Policing, “Protest”, Authorised Professional Practice, 2023 güncellemesi; gösteri ve kamu düzeni yönetiminde ölçülülük: https://www.college.police.uk/app/public-order-public-safety/thematic-guidance-and-further-information/protest

[16] Hugo Gorringe, Clifford Stott ve Michael Rosie, “Dialogue Police, Decision Making, and the Management of Public Order During Protest Crowd Events”, Journal of Investigative Psychology and Offender Profiling 9(2) (2012), s. 111–125: https://doi.org/10.1002/jip.1359

[17] Deborah Barr ve diğerleri, “Beyond ‘stampedes’: towards a new psychology of crowd crush disasters”, British Journal of Social Psychology 63(1) (2024), s. 52–69: https://doi.org/10.1111/bjso.12666

EDİTORYAL NOT

Bu yazıda Le Bon’un XIX. yüzyıl kuramları çağdaş bilimsel konsensüs olarak sunulmamıştır. Modern sosyal kimlik araştırmalarının da her kalabalığı açıklayan değişmez bir yasa getirmediği belirtilmiştir. Acil durumlarda toplumsal dayanışma ile aşırı yoğunluğun yarattığı fiziksel tehlikeler birbirinden ayrılmış, Hillsborough örneğinde resmî soruşturmaların taraftarları suçlayan anlatıyı çürüttüğü vurgulanmıştır. Grup etkisi, bireylerin suç teşkil eden davranışlarından hukuken sorumlu olmadığı anlamına gelmez.

‹ DİĞER YÜZ