1969: İSTANBUL’UN KANLI PAZARI
16 Şubat 1969: Amerikan 6. Filosu’na karşı düzenlenen yürüyüş nasıl ölümcül bir saldırıya dönüştü?

İstanbul’un Beyazıt Meydanı’ndan Taksim’e doğru yürüyen işçiler ve öğrenciler, Amerikan 6. Filosu’nun ziyaretini protesto etmek istiyordu. Taksim’de başka bir kalabalık onları bekliyordu. Gün bittiğinde Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülmüş, çok sayıda insan yaralanmıştı. “Kanlı Pazar” diye hatırlanan bu olay, Türkiye’de bir gösteri hakkının, siyasal kutuplaşmanın ve kolluğun sorumluluğunun aynı meydanda nasıl sınandığını anlatıyor.
17 Şubat 1969 sabahı Hürriyet gazetesini eline alan okurlar büyük harflerle yazılmış bir başlık gördü: “Kanlı Pazar.” Manşetin altındaki fotoğrafta, yerdeki bir kişinin yakınına cop taşıyan bir başka adam eğilmişti; hemen yanında üniformalı polisler bulunuyordu. Fotoğraf, o günün şiddeti kadar önemli bir başka soruyu da doğurdu: Devletin görevlileri oradayken bu saldırı nasıl gerçekleşmişti? Hürriyet’in ilk günkü haberinde iki ölü ve 100 yaralı bilgisi vardı. Aynı gün Cumhuriyet 200 yaralıdan söz ediyordu. Sayılar değişiyor, görüntünün ortaya çıkardığı soru değişmiyordu. [1][2]
Olayın ardından yönetim ve muhalefet temsilcileri birbirinden çok farklı açıklamalar yaptı. Kimi anlatılar saldırıyı “vatansever halkın tepkisi” diye meşrulaştırdı, kimi anlatılar güvenlik güçlerinin saldırganlara göz yumduğunu savundu. Bugün elimizde yalnızca hatıralar değil, dönemin gazeteleri, TBMM kayıtları, tanık söyleşileri ve olayın görüntülerine ilişkin araştırmalar var. Bunları birlikte değerlendirdiğimizde, 16 Şubat’ı iki kalabalığın tesadüfen çarpıştığı bir pazar günü olarak görmenin yetersiz olduğu anlaşılıyor. [3][4]
Bu yazının amacı bir grubun bütün üyelerini tek suçlu kimliğine dönüştürmek değil. Tam tersine, o gün gösteriye katılanları, saldırı gerçekleştirenleri, çağrıda bulunan örgütleri, görevi kamu güvenliğini sağlamak olanları ve hiçbir eyleme katılmadan meydandan geçerken şiddete maruz kalanları birbirinden ayırmak. Tarihsel hesap verebilirlik ancak bu ayrım yapılırsa mümkün olur.
ALTINCI FİLO NEDEN BU KADAR TARTIŞMALIYDI?
Amerikan 6. Filosu, ABD Deniz Kuvvetlerinin Akdeniz’de görev yapan gücüydü. Soğuk Savaş sırasında Türkiye, 1952’den beri NATO üyesiydi. Washington ile Ankara arasındaki askerî işbirliği, Sovyetler Birliği karşısında güvenlik arayanlar için stratejik bir dayanaktı. Buna karşılık başka bir kesim, yabancı askerî varlığın ve ikili anlaşmaların Türkiye’nin bağımsız karar alma yetkisini daralttığını düşünüyordu. İki pozisyonu da yalnızca “vatan sevgisi” veya “ihanet” etiketiyle açıklamak tarihsel çözümlemeyi ortadan kaldırır.
1964 Johnson Mektubu ve Kıbrıs meselesi, ABD’nin Türkiye’ye yaklaşımına ilişkin kuşkuları büyütmüştü. Vietnam Savaşı’yla birlikte Amerikan dış politikasına karşı küresel itirazlar yükseldi. Türkiye’de gençlik hareketinin antiemperyalist dili, hem Atatürk’ün bağımsızlık mirasına yapılan göndermeleri hem de sosyalist düşünceyi bir araya getirebiliyordu. Bu iki siyasi kaynak her grupta aynı ağırlıkta değildi; bazı örgütler daha açık sosyalist bir düzeni savunurken bazıları ulusal bağımsızlık temasını öne çıkarıyordu. [5][6]
Altıncı Filo’ya yönelen tepkiler 1969 Şubat’ında başlamadı. 1967’de ve özellikle Temmuz 1968’de İstanbul’da protestolar yaşanmıştı. Amerikan denizcilerine yönelik bireysel saldırılar, kıyıda meydana gelen fiziksel çatışmalar ve polis müdahaleleri, karşılıklı sertleşen bir ortam yaratmıştı. Amerikalı askerlerin denize atıldığı görüntüler dönemin simgelerinden oldu; ancak fiziksel saldırılar, dış politikaya karşı çıkmanın hukukça meşru bütün yöntemleriyle bir tutulamaz. [5][6]
VEDAT DEMİRCİOĞLU: 1968’DEN 1969’A TAŞINAN ÖLÜM
Temmuz 1968’de İstanbul Teknik Üniversitesinin Gümüşsuyu öğrenci yurduna polis baskını düzenlendi. Öğrenci Vedat Demircioğlu ağır yaralandı ve yaşamını yitirdi. Pencereden nasıl düştüğü veya atıldığına ilişkin tanıklıklar ve sorumluluk yorumları birbiriyle örtüşmüyor. Olayın araştırmacısı Mustafa Eren, polis müdahalesinin ardından gelişen ölümün gençlik hareketinde yarattığı öfkeyi vurgularken bu çelişkili anlatımlara da yer veriyor. Kesin kanıtı aşan bir olay mekanizmasını tartışmasızmış gibi yazmak doğru olmaz. [5][6]
Demircioğlu’nun adı, sonraki yıl 6. Filo protestolarının önemli simgelerinden biri olacaktı. 11 Şubat 1969’da Beyazıt Kulesi’ne onun fotoğrafını taşıyan kırmızı bir bayrak çekildi. Dönemin bazı sağ gazeteleri olayı “kızıl bayrak” ve “Türk bayrağına hakaret” çerçevesinde duyurdu; öğrenci hareketinin açıklamaları ise bunu öldürülen arkadaşını anma ve bağımsızlık protestosunun işareti olarak sunuyordu. Aynı kumaşın bir grup için yas, bir başka grup için tehdit simgesine dönüşmesi, siyasi kutuplaşmanın nasıl işlediğini gösteriyor. [4][7]
Böylece Şubat 1969’a gelindiğinde sokak yalnızca donanma ziyareti nedeniyle gerilmiyordu. Üniversite baskınına ilişkin acı, Amerikan üslerine yönelik itirazlar, antikomünist propaganda, öğrenci örgütlerinin büyümesi ve hükümete duyulan güvensizlik üst üste binmişti.
28 OCAK–10 ŞUBAT: YÜRÜYÜŞ ÖNCEDEN ÖRGÜTLENDİ
ABD filosunun yeni ziyareti duyulunca, aralarında Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Devrimci Öğrenci Birliğinin bulunduğu 22 gençlik örgütü 28 Ocak’ta bir araya gelerek dayanışma kurulu oluşturdu. Mustafa Eren’in gazete belgeleri ve Harun Karadeniz’in anılarından derlediği kronolojiye göre kurul, bildiriler hazırlamayı, mahallelerden yürüyüşler düzenlemeyi ve gösterileri büyük mitingle bitirmeyi planladı. Harun Karadeniz önemli örgütleyicilerden biriydi. [4]
7 Şubat’ta Gümüşsuyu’nda, Demircioğlu’nun anısıyla bağlantılı bir noktada basın açıklaması yapıldı. Yürüyüşçüler 6. Filo ziyaretini bağımsızlık sorunu olarak tanımlıyordu; çalışanların ekonomik talepleriyle dış politika eleştirisini birleştiren bildiriler dağıttı. 10 Şubat’ta filo Dolmabahçe açıklarına geldi. Sonraki günlerde İstanbul ve başka kentlerde çeşitli protestolar düzenlendi. Bu eylemleri birbirinden bağımsız sokak tesadüfleri olarak değil, bir haftalık hazırlığın devamı olarak görmek gerekir. [4][7]
Planlanan büyük yürüyüş için valilikle temas kuruldu ve gerekli izin konusunda görüşmeler yapıldı. Günün sonunda binlerce işçi ve öğrenci Beyazıt’tan Taksim’e ulaşmayı hedefleyecekti. Ancak karşı gösteri için yapılan çağrılar ve kutuplaştırıcı haberler, mitingin yalnızca katılımcıların kararıyla ilerleyemeyeceğini gösteriyordu. [3][4]
14 ŞUBAT: “BAYRAĞA SAYGI” MİTİNGİ VE GERİLİMİN TIRMANMASI
14 Şubat Cuma günü Beyazıt’ta “Bayrağa Saygı” mitingi düzenlendi. Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) ve çeşitli sağ-milliyetçi çevrelerin etkin olduğu toplantıda sol öğrenci hareketi ağır biçimde hedef alındı. Ertesi gün yayımlanan gazeteler bile katılım sayısında uzlaşmıyordu: Bir yayın 20 binden fazla katılımcıdan söz ederken Cumhuriyet, yaklaşık beş-altı bin kişiyi kaydetti. Bu kadar farklı rakamı tek kesin sayı gibi vermek yanlış. [4][8]
Mitingdeki konuşmalarda komünizme karşı mücadelenin sınırları sertleşmişti. Bazı gazetelerin taşıdığı slogan ve manşetler, yalnızca siyasi fikir tartışması yürütmüyor; karşı tarafı tehlikeli bir düşman olarak tanımlıyor ve fiziksel yüzleşmeyi meşru gösterebilecek çağrılar içeriyordu. Araştırmacı Eren’in 1969 gazetelerinden derlediği metinler, 16 Şubat’tan önce şiddet beklentisinin açıkça konuşulduğunu gösteriyor. Dolayısıyla saldırıyı bütünüyle hiçbir işaret vermeden patlayan bir öfke gibi anlatamayız. [4][7]
Bu noktada kişi ve kurumların sorumluluğunu ayırmak gerekiyor. MTTB’nin o dönem başkanı İsmail Kahraman’dı; bunu dönemin MTTB belgelerine atıf yapan Cumhuriyet arşivi ve parlamento kayıtları doğruluyor. Ancak bir kişinin örgüt başkanlığı yapmış olması, onun belirli bir saldırı fiilini bizzat gerçekleştirdiğinin veya öldürme emri verdiğinin kendiliğinden kanıtı değildir. Öte yandan bu ayrım, örgütlerin miting çağrılarını, söylemlerini ve sorumluluklarını incelememize de engel olmaz. [8][9]
15 ŞUBAT: SÖZLERİN EYLEME DÖNÜŞME EŞİĞİ
15 Şubat’ta sağ basının bazı yayınları ertesi gün yapılacak protestoyu doğrudan hedef alan tehditkâr ifadeler kullandı. Mehmet Şevket Eygi’nin yönettiği Bugün gazetesindeki yazılar, Millî Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği çevresindeki çağrılarla birlikte değerlendirildiğinde, farklı siyasi görüşten insanları “millete düşman” gibi tanımlayan bir seferberlik dili görülüyor. Aynı günlerde filoyu savunanlar da vardı; bunların hepsinin ertesi gün meydana gidip saldırıya katıldığını varsayamayız. [7][10]
Harun Karadeniz’in anılarında, karşı tarafta sopa ve benzeri araçların hazırlandığı ve tehlikenin önceden görülebildiği anlatılır. 1987’de Nokta dergisinin dönemin tanıklarıyla yaptığı görüşmelerde de uyarılar ve hazırlıklara ilişkin iddialar vardır. Bununla birlikte bunlar farklı zamanlarda verilmiş tanıklıklardır; kimin hangi araçları dağıttığı veya polisten nasıl destek aldığı gibi ayrıntılarda görgü anlatımı ile mahkeme kararı aynı kanıt düzeyinde değildir. Araştırmacının görevi, iddiaları kime ait olduklarını belirterek yazmaktır. [3][4]
Burada hassas olan bir başka nokta dinî kimliktir. Meydana gelen saldırganlardan bazılarının dinî slogan kullanması veya namaz kılması, dindar yurttaşların tamamını saldırgan hâline getirmez. Olayın analizi, belirli grupların dinsel sembol ve söylemleri siyasi mobilizasyon için nasıl kullandığını ele almalıdır; inananların tümüne toplu suç isnat etmek aynı kutuplaşma mantığını yeniden üretir.
16 ŞUBAT SABAHI: AYNI ŞEHİRDE İKİ AYRI TOPLULUK
16 Şubat Pazar sabahı İstanbul’un farklı noktalarında insanlar toplandı. Beyazıt Meydanı’na işçiler, öğrenciler ve çeşitli sol-muhalif örgütlerin destekçileri geldi. Yürüyüş, ABD’nin 6. Filosu’na ve emperyalizm olarak gördükleri ilişkilere karşı düzenlenen bir miting olarak duyurulmuştu. İştirak edenler arasında farklı fikirler vardı: Türkiye İşçi Partisine yakın çevreler, sosyalist gençlik grupları, sendikacılar, bağımsızlıkçı gençler. İsimlerin çokluğu, herkesin aynı siyasi geleceği hayal ettiğini göstermez. [3][4]
Aynı sırada Dolmabahçe ve Beyazıt camileri çevresinde karşı protesto çağrılarına katılanlar bulunuyordu. Dönem fotoğrafları ve 17 Şubat tarihli Milliyet haberleri, bu çevrelerde toplu namaz kılındığını gösteriyor. Bazı kişiler filonun karşısında dua ederek bulunduğunu savunuyor; protestocuların önemli bölümü ise bu grupla kendilerine yönelik şiddet hazırlığı arasında bağlantı bulunduğunu iddia ediyordu. İki anlatımı kaydetmek, Taksim’deki fiilî saldırının kimlere yöneldiği konusundaki bulguları bulanıklaştırmamalı. [4]
Yürüyüşçülerin sayısı konusunda da birbirinden farklı veriler var. Mustafa Eren’in kitabında çeşitli tanıklıklar ve haberler yaklaşık 25–30 bin kişiden söz ediyor. Başka kaynaklarda daha düşük tahminlerle karşılaşılıyor. Şubat 1969’daki büyük gösteriler için bugünkü gibi bağımsız ve standart ölçüm bulunmadığından bir katılım sayısını mutlak gerçek diye yazmak doğru değil. [4]
BEYAZIT’TAN TAKSİM’E: İSTANBUL’UN SİYASİ HARİTASI
Yürüyüş Beyazıt’tan hareket ederek tarihî yarımadayı geçti, Sirkeci ve Eminönü üzerinden Galata-Karaköy hattına ulaştı; Dolmabahçe yönünden Taksim’e çıktı. Yolun kendisi mesajdı: İşçiler ve öğrenciler, sokaklarda görünerek ABD’nin askerî varlığına karşı olduklarını duyurmak istiyordu. Mitingin yalnızca dar bir üniversite kampüsünün içindeki tartışma olmadığını şehir ölçeğinde göstermeyi amaçlıyorlardı. [4][11]
Göstericilerin taşıdığı pankartlar antiemperyalizm, bağımsızlık, sosyalizm ve işçi hakları temalarını bir araya getiriyordu. Dönem kaynaklarında Türkiye’nin siyasetine dışarıdan müdahaleye karşı çıkışla işyerinde sömürü eleştirisi aynı bildiri içinde görülebilir. Harun Karadeniz’in anlattığı örgütlenme tartışmaları, bazı katılımcıların sokak yürüyüşünün nasıl düzenlenmesi gerektiği ve kimlerin konuşma yapacağı konusunda da anlaşamadığını gösterir. [4]
Yürüyüş kolunun bir bölümünde gösteri amaçlı tiyatro canlandırmaları ve tahta silahlar bulunuyordu. Yıllar sonra ortaya çıkan film görüntülerini inceleyen araştırmacılar, bu nesnelerin sonradan bazı polemiklerde yürüyüşçülerin gerçek silahla hareket ettiği iddiasına dayanak yapıldığını belirtiyor. Tiyatro malzemesinin görüntüsünü gerçek saldırı silahıymış gibi yorumlamamak gerekir. Öte yandan yürüyüşe katılan herkesin elindeki her nesneyi bildiğimizi de iddia edemeyiz. [4]
Böylece iki ayrı siyasal topluluk Taksim’de karşı karşıya geliyordu. Ama karşı karşıya gelme, kaçınılmaz ölüm anlamına gelmezdi. Kamu otoritesinin görevi, karşıt görüşlü insanların temel haklarını ve güvenliğini korumaktı. Bir meydandaki gerilimin saldırıya dönüşüp dönüşmeyeceğinde güvenlik planı, müdahale ve suç işleyenlerin engellenmesi belirleyici rol oynar.
TAKSİM’DE POLİS KORDONU NEDEN YETMEDİ?
Taksim’e ulaşan yürüyüş kolunun önünde polis kordonu bulunuyordu. Dönemin basın fotoğrafları ile sonradan ortaya çıkarılan film kayıtlarına ilişkin analizler, kordonun arkasında toplanan karşıt grubun kısa süre içinde yürüyüşçülere yöneldiğini gösteriyor. Araştırmacı Mustafa Eren’in incelediği görüntülerde saldırganların birbirine benzeyen sopalar taşıdığı ve polisin hattının kalabalığı durduramadığı belirtiliyor. [4][12]
Bu noktadan sonra anlatıdaki en önemli fiil “çatıştı” değil “saldırdı” olmalı. Yürüyüşe gelen insanlardan bazıları kendilerine yönelik saldırıya karşılık vermiş, meydanda farklı noktalarda fiziksel kavga yaşanmış olabilir. Ama bir karşı kalabalığın organize şekilde yürüyüşçülerin üzerine yönelmesi ve öldürücü şiddet kullanılması, bütün olayı iki eşit grubun rastlantısal düellosu gibi kurmayı yanıltıcı kılıyor. Olaydan sonraki gazete fotoğrafları ve tanıklıklar saldırının ağırlığını açıkça gösteriyor. [1][3][4]
Polisin rolü konusunda farklı tanıklıkları ayrıca değerlendirmek gerekir. Bazı katılımcılar, polisin saldırganlara engel olmadığını, hatta kimi noktalarda onlarla birlikte hareket ettiğini anlattı. 1987’de Nokta dergisine konuşan dönemin İstanbul Valisi Vefa Poyraz ise önceden belirgin ve somut suç davranışı ortaya çıkmadan bir gruba müdahale edilemeyeceğini savundu; olayların ani geliştiğini söyledi. Bu savunmayı aktarmak, saldırıyı durdurma yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilip getirilmediği sorusuna cevap vermez. [3]
Birtakım eski sağcı aktivistlerin sonraki yıllarda verdiği ifadelerde, farklı grupların birbirini tanıması için kurdeleler veya işaretler kullanıldığı; bazı polislerin işaret taşıyanlara daha müsamahalı davrandığı iddia edildi. Bu anlatım, geçmişte belirli bir topluluğun içinde bulunmuş tanıkların sözüdür; bütün emniyet teşkilatının ortak ve yazılı saldırı planı olduğu sonucunu tek başına kanıtlamaz. Buna karşılık dönemin fotoğrafları, polis hattının saldırıyı önleyemediğini göstermek bakımından çok önemli görsel belgelerdir. [3][4]
Herhangi bir gösteriye karşıt fikir açıklamak, başka bir alanda toplantı yapmak veya protestoyu sloganla eleştirmek bir hak olabilir. Fakat sopayla, bıçakla veya taşla insanlara saldırmak görüş belirtme değil suçtur. Bu çizgiyi belirsizleştirdiğimizde, demokrasi yalnızca kalabalık toplama yarışına dönüşür.
ALİ TURGUT AYTAÇ VE DURAN ERDOĞAN: İKİ İSMİN ARKASINDAKİ KAYIP
16 Şubat 1969’da Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü. Adları hem dönemin haberlerinde hem de daha sonraki Türkiye Büyük Millet Meclisi konuşmalarında yer alıyor. 20 Kasım 2017 tarihli resmî Meclis tutanağında da bu iki isim, 6. Filo’yu protesto sırasında öldürülenler olarak anılıyor. Bu, olayın temel insanî gerçeğinin siyasal tartışmaların ötesine geçtiği noktadır. [9][13]
17 Şubat tarihli Günaydın ve Milliyet gazetelerinde saldırıya uğrayanlarla, yaralanan ve hastaneye taşınanlarla ilgili fotoğraflar yayımlandı. Ali Turgut Aytaç’a yönelik bıçaklı saldırıyı gösterdiği belirtilen fotoğraf ve Duran Erdoğan’ın taşındığı görüntüler, olayın basit bir sözlü tartışma veya karşılıklı itişmeyle açıklanamayacağını ortaya koyuyor. [4]
Yaralı sayısı hakkında ise 17 Şubat basınının kendisi tutarlı değil. Hürriyet manşetinde “2 ölü 100 yaralı” bulunurken Cumhuriyet manşetinde iki ölü ve 200 yaralı belirtiliyor. Nokta’nın 1987 tarihli araştırmasını 2009’da yeniden yayımlayan bianet de yaklaşık 200 yaralıdan söz ediyor. Tarihsel bir yazı, rakamların bu farklılığını gizlemek yerine görünür kılmalı. Günün ölçekli bir hastane ve adli kayıt karşılaştırması olmadan tek sayıyı kesinleştirmek doğru olmaz. [1][2][3]
Öldürülen iki kişinin siyasi görüşleri, kimlikleri veya yürüyüşe katılma gerekçeleri, yaşam haklarının korunması açısından herhangi bir fark yaratmaz. Burada devletin yükümlülüğü, görüşünü açıklamak isteyenleri ve gösteri alanındaki diğer insanları korumaktır. Siyasi haklar, yalnızca çoğunluğun görüşünü benimseyenler için geçerli değildir.
HÜRRİYET, CUMHURİYET, BUGÜN: AYNI PAZARIN ÜÇ MANŞETİ
17 Şubat’ta okur hangi gazeteyi açtığına göre farklı bir hikâyeyle karşılaşabiliyordu. Hürriyet, olayın ölümcül şiddetini büyük fotoğraf ve başlıkla veriyor; fakat “kardeş kavgası” çerçevesiyle tarafları birbirine yakın sorumlulukta gösterebiliyordu. Cumhuriyet, saldırıya hazırlık ve öldürülenleri ön plana çıkaran bir dil kullanıyordu. Bugün gazetesi ise “komünistlerin halka hücum ettiği” iddiasını öne sürerek kendini vatansever kabul eden kalabalığın karşılık verdiği anlatısını kuruyordu. [1][2][4]
Bunlar yalnızca üç farklı editoryal tercih değildi. Her manşet, kimin saldırgan, kimin mağdur ve kimin meşru olduğu hakkındaki siyasi mücadelenin parçasıydı. Bir gazetede “iki grup çarpıştı” cümlesini okuyan kişi, yürüyüşçülere yönelen planlı saldırı iddialarından habersiz kalabiliyordu. Başka bir gazetede karşı tarafın bütünü “millet düşmanı” sayılıyordu.
Bu nedenle arşivden haber çıkarırken yalnızca başlığa değil, fotoğrafın çekildiği ana, fotoğraf altı yazısına, haberin kaynağına, gazetenin siyasi çizgisine ve ertesi günkü düzeltmelere birlikte bakmak gerekiyor. Hürriyet’in olay yerindeki polisler hakkında kullanılan fotoğraf altı ifadesi, manşetteki “kardeş kavgası” çerçevesinin bile bütün resmi anlatmadığını gösteriyor. [1][14]
Fotoğraf tek başına bütün suç zincirini ispatlamaz; görüntünün dışında kalan hazırlık ve karar mekanizmalarını araştırmak gerekir. Ama gazeteyi de yalnızca bütün tarafları eşit mesafeden anlatması gereken soyut bir metin olarak göremeyiz. Haber, gerçek şiddetin nasıl çerçevelendiği üzerinden toplumsal hafıza yaratır.
17 ŞUBAT’TAN SONRA: İKTİDAR VE MUHALEFET NE SÖYLEDİ?
Kanlı Pazar’ın ertesi günlerinde tartışma yalnızca Taksim’de kalmadı. Siyasetçiler, gazeteciler ve öğrenci örgütleri kamuoyu önünde birbirini suçladı. İstanbul Valisi Vefa Poyraz olayların beklenmedik biçimde patladığı ve güvenlik kuvvetlerinin sınırlı kayıpla müdahale ettiği yönünde açıklamalar yaptı. Milliyetçi ve antikomünist çevrelerden bazıları ise protestocuları “tahrikçi” sayarak kendi kitlesinin davranışını savundu. Bu söylem, saldırının mağdurlarını suçlama tehlikesi taşıyordu. [3][10]
Sol çevreler de tek bir açıklamada birleşmedi. Türkiye İşçi Partisine yakın gruplarla millî demokratik devrim çizgisi arasındaki ayrılıklar, saldırının nasıl yorumlandığında ortaya çıktı. Kimi çevreler dinsel propagandayla kandırılmış yurttaşların asıl sorumluluğunu vurgularken başka çevreler meseleyi daha doğrudan Amerikan emperyalizmiyle bağlantılı siyasi güçlerin çatışması olarak yorumluyordu. Her iki yorumun da olayın bütün faillerini tek tek belirlemek için yeterli olmadığı söylenmeli. [7][10]
Gazeteci Abdi İpekçi ve dönemin başka yazarları kamu otoritesinin olayları önleme kapasitesini sorguladı. 1987’de Nokta’nın eski yönetici ve tanıklarla yaptığı görüşmeler, üst düzey görevlilerin o gün olup biteni yıllar sonra bile birbirinden çok farklı anlattığını gösteriyor. Tarihi kaynakları karşılaştırmanın değeri burada ortaya çıkıyor: Aynı fotoğrafta birden çok gerçeği arayan taraflardan hangisinin ne söylediğini ve neyi kanıtladığını ayırmak. [3]
14 MART 1969: KANLI PAZAR MECLİS KÜRSÜSÜNDE
14 Mart 1969’da Millet Meclisi, İçişleri Bakanı Faruk Sükan hakkında verilen gensoru önergesini görüştü. Ankara Milletvekili Hüseyin Balan, 16 Şubat olaylarında güvenliği sağlayamamakla suçladığı bakanın siyasi sorumluluğunun araştırılmasını istedi. Millet Partisi temsilcileri de iki kişinin öldürülmesini ve yüzlerce kişinin yaralanmasını ağır biçimde ele aldı. Dönemin meclis kayıtları, katliamın yalnızca basında tartışılan bir olay olmadığını, parlamentonun denetim gündemine taşındığını gösteriyor. [15]
Meclis görüşmelerinin en çarpıcı yanlarından biri, suçlunun nasıl tanımlandığına ilişkin çekişmedir. İçişleri Bakanı Sükan, çeşitli öğrenci hareketleri ve mitingleri örgütlediğini ileri sürdüğü 48 kişinin isimlerini saydı; bu kişiler sol çevrelerle ilişkili göstericiler olarak sunuluyordu. Muhalif milletvekilleri ise saldırıya uğrayanların faaliyetlerini sıralamanın, öldürücü şiddeti kimin gerçekleştirdiğine ilişkin sorunun yerini tutamayacağını savundu. Bakanın sözleri tarihsel kayıttır; bu kişilerin cinayetten suçlu olduğu sonucunun kanıtı değildir. [15]
Burada hukuki mantık çok açık: Bir kişi toplantı düzenlemiş olabilir, siyasi söylemi sert olabilir veya daha önce başka bir eyleme katılmış olabilir. Bunların hiçbiri, o kişiye saldıranların cezalandırılmaması için gerekçe olamaz. Öldürme ve yaralama fiillerinin failleriyle, bir gösterinin organizatörleri ayrı incelenmelidir. Devletin görevi, siyasi görüşleri nedeniyle vatandaşlar arasında ayrım yapmadan herkesin güvenliğini korumaktır.
Kanlı Pazar hakkında bütün faillerin hangi yargılamalarda, hangi sonuçlarla karşılaştığı konusunda kaynakları birbiriyle karıştırmadan ayrıca dava dosyalarına bakmak gerekir. Dönemin siyasi tartışmalarından bütün yargısal sürecin eksiksiz bir tablosunu çıkarmak mümkün değil. Bu yüzden somut belge olmadan “her fail şu cezayı aldı” veya “kimse hakkında hiçbir işlem yapılmadı” biçiminde kesin toplu hükümler kullanmıyoruz.
ŞİDDETİ ÖRGÜTLEMEK VE ŞİDDETİ DURDURMAMAK AYNI SUÇ MU?
Olayın iki ayrı hukuki sorumluluk ekseni bulunuyor. Birincisi, saldırıyı fiilen gerçekleştirenlerin bireysel sorumluluğu: Bıçakla yaralama, sopa ve taşla saldırı, öldürme, tehdit ve örgütlü saldırı iddiaları ayrı ayrı soruşturulmalıdır. İkincisi, kamu görevlilerinin sorumluluğu: Güvenlik önlemlerini planlamak, riskleri değerlendirmek, suçları önlemek ve gerçekleştiğinde müdahale etmek gibi yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediği incelenmelidir.
Her polis memuru hakkında aynı hükmü vermek doğru değil. Bir fotoğrafta saldırı sırasında müdahale etmemiş gibi görünen görevlinin davranışı, çevresindeki emir-komuta zincirini ve olayın başka görüntülerini araştırmayı gerektirir. Ancak “yüzlerce kişi vardı, polis ne yapabilirdi?” diyerek bütün kurumsal sorumluluğu ortadan kaldırmak da doğru olmaz. Özellikle önceden açık tehditlerin kayda geçtiği bir olayda güvenlik planının yeterliliği özel önem taşır. [3][4]
Benzer biçimde, bir siyasi örgütün yürüyüşü hedef alan konuşmalar yapması, her yöneticisinin otomatik olarak cinayetin ceza hukuku anlamında faili olduğu sonucunu doğurmaz. Siyasi ve ahlaki sorumluluk tartışması daha geniş olabilir; cezai sorumluluk içinse belirli kişi, belirli fiil ve somut kanıt gerekir. Kanlı Pazar’ı incelerken bu ayrımı korumak, olayı hafifletmek değil adil biçimde anlamaktır.
1968 PARİS’İYLE 1969 İSTANBUL’U AYNI HİKÂYE Mİ?
SOKAK dergisinin önceki yazılarında Mayıs 1968’de Paris’te öğrencilerin barikat kurmasını, milyonlarca işçinin grevini ve de Gaulle’ün seçim başarısını anlattık. İstanbul’da 1969’un gençlik hareketleri de antiemperyalizme, üniversite düzenine, örgütlenmeye ve devletin tutumuna ilişkin sorunları tartışıyordu. Vietnam Savaşı ve küresel gençlik kültürü iki şehir arasında düşünsel bir bağlantı kurmuş olabilir. Fakat farklı ülkelerdeki hareketleri tek bir merkezden yönetilen “1968 dünya devrimi” gibi sunmak doğru olmaz.
Paris’te Mayıs krizinin ana siyasi sonucu erken seçim ve aynı yıl içindeki üniversite reformuydu. İstanbul’daki 16 Şubat yürüyüşünün en belirleyici sonucu ise Taksim’de gerçekleştirilen saldırı, iki kişinin ölümü ve devletin güvenlik sorumluluğu üzerine ağır tartışma oldu. Fransa’da öğrencilerle işçiler arasındaki ilişki temel başlıklardan biriyken Türkiye’de ABD’yle ilişkiler, antikomünizm ve dinî-milliyetçi seferberlik çok daha belirleyici hâle gelmişti.
O yüzden “Fransa’da gençler kazandı, Türkiye’de kaybetti” demek yanlış karşılaştırmadır. Aynı çağdaki hareketlerin farklı kurumlar, farklı güvenlik uygulamaları ve farklı siyasi ittifaklar karşısında nasıl sonuçlandığını incelemek daha açıklayıcıdır. Karşılaştırmayı mümkün kılan ortak fikir, yurttaşların söz hakkını sokakta savunması; karşılaştırmanın sınırı ise her toplumun kendine özgü tarihidir.
BİR PAZAR GÜNÜNÜN SONRAKİ ON YILLARI
Kanlı Pazar’ı 1970’ler boyunca Türkiye’yi derinden etkileyecek siyasi şiddetin erken ve çarpıcı simgelerinden biri olarak okumak mümkündür. Ancak olayın sonrasında yaşanan her saldırıyı yalnızca 16 Şubat’ın otomatik sonucu gibi göstermek tarihsel nedenselliği fazla basitleştirir. Türkiye’de ekonomik dönüşüm, örgütlenmeler arasındaki rekabet, askerî müdahaleler, uluslararası Soğuk Savaş bağlamı ve devlet kurumlarının uygulamaları birbirini etkileyen çok sayıda etmendi.
1969 Taksim’i, bir toplumda siyasi rakipleri meşru aktörler değil yok edilmesi gereken düşmanlar olarak tanımlamanın ne kadar tehlikeli olduğunu somutlaştırıyor. Karşıt görüşlü bir yürüyüşün yapılmasına engel olmak için şiddet kullanılabildiğinde, meydan ortak yaşam alanı olmaktan çıkar. Bunun bedeli yalnızca belli bir siyasi hareket için değil, herkesin özgürlüğü için ağırdır.
Kanlı Pazar fotoğraflarında sıkça “sağcılar ve solcular” sözcüklerini görürüz. Ama fotoğrafın ortasında bir başka şey daha vardır: Korunamayan bir insan. Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’ın ölümünü yalnızca siyasi tarafların sloganlarının arasında bırakmamak gerekiyor. Onları hatırlamak, yaşadıklarını istismar ederek yeni bir toplu düşmanlık üretmek değil, benzer şiddetin önlenmesi için sorumluluk sormaktır.
SONUÇ: TAKSİM’DE YALNIZCA İKİ KİŞİ Mİ ÖLDÜ?
Hayır; hayatını kaybedenler iki kişiydi ve her biri tek başına telafisi imkânsız bir kayıptı. Ama 16 Şubat’ta darbe alan bir başka değer, insanın siyasi görüşünü başkalarına duyurmak için güvenle sokakta bulunabilmesi fikriydi. Yürüyüşü düzenleyenlerin ideolojisi tartışılabilir, sloganları eleştirilebilir, eylem biçimleri hukuken sorgulanabilir. Bunların hiçbiri meydanda öldürülmeyi veya linç edilmeyi haklı çıkarmaz.
Bu olaydan çıkarılabilecek en güçlü tarihsel ders, “sokak daima haklıdır” hükmü değil. Devlet güvenliği sağlamakla yükümlüdür; siyasal gruplar eylemlerinin ve kışkırtmalarının sorumluluğunu taşır; basın kimin ne yaptığını mümkün olduğunca doğru göstermek zorundadır. Şiddetin başladığı ve devletin önleyemediği yerde, yalnız bir mitingin değil demokratik birlikte yaşamanın da sınırları sınanır.
Mayıs 68’den Kanlı Pazar’a uzanan bu özel dosya böylece farklı bir gerçekle bitiyor: Bir şehirde öğrencilerin barikat kurduğu sokak, başka şehirde göstericilerin saldırıya uğradığı yer oldu. Kalabalığın büyüklüğü hiçbir zaman tek başına özgürlük garantisi değildi. Gerçek ölçüt, en çok bağıranın değil farklı düşünenin de güvenle konuşabilmesiydi.
Bir sonraki yazı: KALABALIKTA İNSAN NEDEN BAŞKALAŞIR? Sosyal psikoloji, kimlik, anonimlik ve kalabalık davranışı üzerine.
KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA
[1] Hürriyet, 17 Şubat 1969, “Kanlı Pazar” manşeti ve saldırı fotoğrafı; İSAM Kütüphanesi Arşivi, Ebüzziya Ailesi kayıtları, İKA ZE-D-09-f-3657: https://arsiv.isam.org.tr/hurriyet-gazetesi-8
[2] Cumhuriyet, 17 Şubat 1969 tarihli “Kanlı Pazar” ön sayfası, iki ölü ve 200 yaralı manşeti (gazete nüshası görsel katalog kaydı): https://www.kitantik.com/product/Cumhuriyet-Gazetesi-Manlset-sayfasi-17-Subat-1969-Kanli-Pazar-Taksim-Savas-Alanina-Dondu_1br9qfwl1dlmaw718oz
[3] bianet, “40 Yıl Önce Kanlı Pazar’da Ne Oldu?” (2009); Nokta dergisinin 1 Şubat 1987 tarihli tanık, yönetici ve siyasetçi görüşmeleri dosyasının yeniden yayımı: https://bianet.org/haber/40-yil-once-kanli-pazar-da-ne-oldu-112604
[4] Mustafa Eren, Kanlı Pazar: 1960’lar Türkiye’sinde Milliyetçiler, İslamcılar ve Sol (Kalkedon, 2012), 2026 genişletilmiş dijital yayın, Bölüm 4 “Adım Adım Kanlı Pazar”; gazeteler, tanıklıklar ve görüntü analizleri: https://kanlipazar.net/bolum-4/
[5] Apaçık Radyo, “16 Şubat 1969: Kanlı Pazar”, Mustafa Eren ile tarihsel söyleşi; 1967–1969 filo protestoları ve Vedat Demircioğlu: https://apacikradyo.com.tr/arsiv-icerigi/16-subat-1969-kanli-pazar
[6] Mustafa Eren, Kanlı Pazar, “16 Şubat 1969’a Giden Yol”, 2012 kitabının tarihsel bağlam ve kaynak tartışması: https://kanlipazar.net/giris/
[7] Mustafa Eren, “Kanlı Pazar’ın Ardından Söylenenler”, 2012 kitap bölümü ve 2026 ekleri; dönemin sağ, sol, mülki idare ve basın açıklamaları: https://kanlipazar.net/bolum-5/
[8] Cumhuriyet gazetesi, 25 Kasım 2017 tarihli arşiv haberi; Millî Türk Talebe Birliği dönem kayıtları, 14 Şubat 1969 basın toplantısı ve İsmail Kahraman’ın başkanlığı: https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/2017/11/25/5
[9] TBMM, 20 Kasım 2017 Genel Kurul konuşması; Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’ın adlarının resmî tutanakta anılması: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=63562
[10] Mustafa Eren, “Kanlı Pazar’ın Ardından Söylenenler”, 17–22 Şubat 1969 açıklamaları ve farklı siyasal yorumlar: https://kanlipazar.net/bolum-5/
[11] Mustafa Eren, “Adım Adım Kanlı Pazar”, Beyazıt–Taksim yürüyüşü ve pankartlara ilişkin gazete ve birincil tanıklık dökümü: https://kanlipazar.net/bolum-4/
[12] Mustafa Eren, “Adım Adım Kanlı Pazar”, sonradan erişilen arşiv filmi üzerine sahne ve polis kordonu analizi; tanıklıklarla karşılaştırmalı: https://kanlipazar.net/bolum-4/
[13] TBMM, 20 Kasım 2017 konuşma ve siyasi sorumluluk tartışması: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=63562
[14] İSAM Kütüphanesi Arşivi, 17 Şubat 1969 tarihli Hürriyet nüshasının katalog kaydı, Ebüzziya Ailesi koleksiyonu: https://arsiv.isam.org.tr/hurriyet-gazetesi-8
[15] TBMM Millet Meclisi Tutanak Dergisi, 14 Mart 1969, 64. Birleşim, Dönem 2, Cilt 35; İçişleri Bakanı Faruk Sükan hakkındaki gensoru görüşmeleri (özellikle s. 22–66): https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/MM__/d02/c035/mm__02035064.pdf
[16] Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi, Mustafa Eren’in Kanlı Pazar adlı 2012 araştırmasının bibliyografik kaydı; 283 sayfa ve kaynakçası: https://kutuphane.ttk.gov.tr/details?detailType=modal&id=557197&materialType=KT&query=Ekonomi+_+Siyaset.
[17] Milliyet Gazete Arşivi, 17 Şubat 1969 tarihli gazete ve görsel sayfa kataloğu: https://gazetearsivi.milliyet.com.tr/liste?tarih=1969.02.17
EDİTORYAL NOT
Olayın tarihi 16 Şubat 1969’dur. Aynı güne ilişkin 17 Şubat tarihli basında yaralı sayıları farklıdır; “100” ve “200” gibi rakamlar belgelerin özgün bağlamlarıyla aktarılmıştır. Ölümlerde kesinleşen ortak isimler Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan’dır. Polis ile saldırgan gruplar arasındaki ilişkiler hakkındaki tanık iddiaları, fotoğrafların gösterdikleri ve hukuken kesinleştirilmiş bireysel sorumluluklar birbirinden ayrılmıştır. Kaynakçanın bazı maddeleri aynı akademik araştırmanın farklı bölümlerine ve aynı belgelerin ayrı iddialarına yönelir. Dönemin dili ve siyasi suçlamaları, bu yazının doğrulanmış hükümleri olarak kabul edilmemelidir.