←

Haber

DERGİ.social · AKIŞ

20. YÜZYILIN MEYDANLARI

1905 Petersburg’dan 1989 Pekin ve Leipzig’e: Yirminci yüzyılda kalabalıklar nasıl hükümetleri devirdi, haklar kazandı, yenildi ve hafızayı değiştirdi?

Bir yüz yıl boyunca meydanlar parlamentoların alternatifi, fabrikalar siyasetin merkezleri, yürüyüşler dünya televizyonlarının ana haberleri oldu. Ama aynı meydanda toplanmak aynı kaderi paylaşmak anlamına gelmedi. Bir şehirde polis geri çekildi, başka bir şehirde tanklar ilerledi. Kimi hareket bir yasayı değiştirdi; kimi bir rejimi; kimiyse geriye yalnızca acı bir hatıra bıraktı.

Leipzig, 9 Ekim 1989. Doğu Almanya’da binlerce insan haftalardır pazartesi günleri kiliselerdeki barış dualarının ardından sokağa çıkıyordu. O akşam yaklaşık 70 bin kişi şehrin çevre yolunda ilerledi. Güvenlik kuvvetleri hazırdı; göstericiler korkuyordu. Fakat kitlesel müdahale gelmedi. Yürüyüşün sloganlarından biri “Şiddete hayır!”dı. Bir ay sonra Berlin Duvarı’nın geçişleri açılacaktı. Alman Federal Arşivi, o akşam devletin gösteriyi bastırma yönündeki başlangıç niyetine rağmen karar vericilerin tereddüt ettiğini ve kitlenin beklenmedik büyüklüğünün önemli olduğunu belgeliyor. [1]

Dört ay önce, 3–4 Haziran gecesinde Pekin bambaşka bir sahneye tanıklık etmişti. Tiananmen çevresindeki demokrasi yanlısı gösterilere karşı Çin ordusu harekete geçirilmiş; kentin yollarında ve meydan yakınlarında askerî müdahale çok sayıda ölüme yol açmıştı. Ölenlerin toplam sayısı konusunda güvenilir, herkesçe kabul edilen bir rakam bulunmuyor. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nın tarih araştırma birimi de farklı tahminler olduğunu açıkça belirtiyor. [2]

Bu iki örnek arasında rahatlatıcı bir tarih yasası yok. Büyük kalabalık her zaman kazanmaz; devlet her zaman ateş açmaz; barışçıl yöntem her yerde aynı sonucu doğurmaz. O hâlde soru şudur: Yirminci yüzyılda sokak hangi koşullarda siyasal güce dönüşebildi, hangi koşullarda ezildi?

1905: Çarın kapısına götürülen dilekçe

Rusya İmparatorluğu’nda sanayileşme, düşük ücretler, ağır çalışma koşulları ve siyasal temsil eksikliği büyük bir toplumsal gerilim yaratmıştı. Ocak 1905’te, din adamı Georgi Gapon’un öncülük ettiği ve hükümdara taleplerini ulaştırmak isteyen kalabalıklar Petersburg’daki Kışlık Saray yönüne yürüdü. Askerler göstericilere ateş açtı. “Kanlı Pazar” diye anılan olay, Çarlık yönetiminin koruyucu baba imajını derinden sarstı. [3]

O yıl grevler, köylü hareketleri, ayaklanmalar ve donanmada başkaldırılar yaşandı. Çar II. Nikolay, Ekim Bildirisi ile sivil özgürlükler ve yasama meclisi konusunda tavizler açıkladı; ancak otokratik iktidarın sınırları tartışmalı kaldı. 1905’i 1917 devriminin kaçınılmaz provası gibi okumak tarihsel açıdan eksik olur. Yine de toplumun, örgütlenme ve siyasete müdahale deneyimi kazandığı bir eşikti.

Bir dilekçeyle başlayan yürüyüşün çok daha kapsamlı bir krize dönüşmesi, yalnızca öfkenin şiddetlenmesiyle açıklanamaz. Hükümdardan cevap bekleyenlerle rejimin değişmesini isteyenler başlangıçta aynı politik çizgide değildi. Devletin müdahalesi, reform talebinin kimi kesimlerde daha radikal bir hükümet karşıtlığına dönüşmesine katkı yaptı.

1917: Şubat’ı kadınlar başlattı, Ekim’in sonucu başkaydı

23 Şubat 1917. O dönemde Rusya’da kullanılan Jülyen takvimine göre tarihin adı buydu; bugün kullandığımız Gregoryen takvimde 8 Mart’a karşılık gelir. Petrograd’da kadın tekstil işçilerinin gösterileri, ekmek kıtlığına, uzun savaşın yarattığı yorgunluğa ve çalışma koşullarına duyulan öfkeyle büyüdü. Uluslararası Kadınlar Günü’ndeki bu eylemlere başka fabrikalardan işçiler katıldı. Askerî birliklerde emirleri uygulamayı reddetme ve isyan gelişti; Çar II. Nikolay tahttan çekildi. [4]

Bu olayda kitle psikolojisi kadar maddi kurumlar da önem taşıyordu. Kentin yiyecek tedariği bozulmuştu, Birinci Dünya Savaşı cephelerinde büyük kayıplar yaşanıyordu, ordunun sadakati sarsılıyordu. Yalnızca meydandaki insan sayısı değil, iktidarın emirlerini uygulayabilecek kurumların durumu değişmişti.

Şubat Devrimi sonrasında Geçici Hükümet kuruldu; işçi ve asker temsilcilerinden oluşan sovyetlerle ilişkisi son derece gerilimliydi. Kadınların oy hakkı konusunda 1917’de önemli adımlar atıldı. Ancak savaşın sürmesi ve toprak, gıda ve yönetim meselelerinin çözülmemesi kriz yarattı. [4]

Aynı yılın Ekim Devrimi, Bolşeviklerin Geçici Hükümet’i devirdiği ayrı bir olaydı. Bu iki aşamayı “halk sokağa çıktı ve aynı kadro bütün yılın devrimini yönetti” diye birleştirmek yanıltıcıdır. Devrim ve ardından gelen iç savaş, yeni siyasi kurumlar ve geniş toplumsal dönüşümler kadar baskı ve ölüm de üretti. Şubat’ta sokağa çıkan herkesin Ekim’de kurulan düzeni istediğini varsayamayız.

1930: Bir avuç tuz imparatorluğa karşı

Sömürge yönetimine karşı protesto her zaman başkent meydanında gerçekleşmez. Mohandas K. Gandhi’nin 12 Mart 1930’da başlattığı ve yaklaşık 24 gün süren Tuz Yürüyüşü, Hindistan’daki İngiliz yönetiminin tuz üretimi ve vergilendirmesi üzerindeki denetimini hedef aldı. Gandhi ve arkadaşları, Dandi’ye uzanan yolu yürüyerek katetti; denizden tuz elde etme eylemi, açıkça duyurulmuş bir sivil itaatsizlik örneğine dönüştü. [5]

Tuz sıradan görünüyordu. İşte siyasi zekâsı da buydu: Zengin ve yoksul herkesin ihtiyaç duyduğu bir madde üzerinden yasadaki eşitsizlik gündelik hayata bağlanıyordu. Birçok insanın anlayabileceği basit bir yasa ihlali, geniş bir sömürgecilik tartışmasını görünür kıldı. Dönemin İngiliz parlamento kayıtları, hareket başlamadan hemen önce vergiye ve tuz düzenlemelerine karşı faaliyetlerin Londra’da da gündeme geldiğini gösteriyor. [6]

Hindistan 1930’da bağımsız olmadı. 1947’de gelen bağımsızlık, onlarca yıllık siyasi mücadele, örgütlenme, savaş koşulları ve çok farklı aktörlerin faaliyetleri sonucunda gerçekleşti. Tuz Yürüyüşü tek başına imparatorluğu devirmedi. Bunun yerine, kolektif itirazın insanları ortak ve anlaşılır bir talep etrafında bir araya getirmesinin güçlü bir örneği olarak tarihte yerini aldı.

1936 Fransa: Fabrika işgali, kırk saatlik hafta ve ilk ücretli tatiller

Sokak hareketlerinin sonuçlarını değerlendirirken Fransa’nın 1936 baharına özellikle bakmak gerekir. Halk Cephesi’nin seçim başarısının ardından fabrikalarda yaygın grevler ve işyeri işgalleri başladı. İşçiler ücret, sendikal temsil ve çalışma koşulları konusunda reform bekliyordu. Léon Blum hükümeti, işçi ve işveren temsilcilerini müzakereye çağırdı; 7–8 Haziran gecesi Matignon Anlaşmaları imzalandı. [7]

Anlaşmalarla ücret artışları ve işyerinde sendikal haklar konusunda adımlar atıldı. Ardından parlamentoda kabul edilen yasalarla iki haftalık ücretli izin, haftalık kırk saatlik çalışma süresi ve toplu sözleşmelere ilişkin düzenlemeler getirildi. Burada önemli bir tarihsel ayrım var: Bu hakların hepsi Matignon anlaşmasının tek bir maddesinden çıkmadı; hükümet ve meclisin yasama işlemleriyle tamamlandı. [7][8]

Bu deneyim, protestonun şiddetli bir yönetim krizine dönüşmeden de ölçülebilir kazanımlara katkıda bulunabildiğini gösteriyor. Ancak reformu yalnızca fabrika işgaline ya da yalnızca seçim zaferine bağlamak yanlış. Seçimle oluşan hükümet, sendikaların örgütlülüğü, işletmelerin durması ve müzakere imkânı bir aradaydı. Üstelik dönemin ekonomik koşulları, bu kazanımların uygulanması ve sürdürülmesi üzerinde baskı yarattı.

1936’nın fotoğraflarında bazen fabrika avlusunda yemek yiyen, dans eden, duvara slogan yazan işçiler görürüz. Bunun yanında ücretini kaybetme korkusuyla greve katılamayanları, üretimin durmasından zarar görenleri ve işvereni de hesaba katmalıyız. Bir hareketi değerlendirmek için tek bir karenin dışına çıkmak gerekir.

1956 Budapeşte: Meydanın karşısında tanklar

23 Ekim 1956’da Budapeşte’de başlayan öğrenci gösterileri, kısa sürede siyasi reform ve Sovyet nüfuzuna karşı geniş bir halk hareketine dönüştü. Güvenlik güçlerinin ateş açması ve Sovyet askerî müdahalesi çatışmaları tırmandırdı. Birleşmiş Milletler’in olaylarla ilgili özel komitesinin değerlendirmesi, bu hareketin uzun süredir biriken şikâyetlerden doğduğunu, öğrenciler, işçiler ve aydınların geniş katılımı bulunduğunu belirtiyor. [9]

İmre Nagy yönetimi reform vaat etti; çok partili siyasete ve ülkenin bağımsız karar alma hakkına ilişkin gelişmeler yaşandı. Ancak 4 Kasım’da Sovyet ordusunun geniş çaplı müdahalesiyle ayaklanma bastırıldı. Çok sayıda insan hayatını kaybetti; yaklaşık 200 bin Macar ülkesinden kaçtı. Nagy daha sonra yargılanıp idam edildi. [10]

1956’nın uzun vadeli sembolik gücü tartışılmaz; fakat kısa vadeli siyasi sonuç bakımından ayaklanma ağır yenilgiye uğradı. İsyancıların talebiyle nihai sonucu ayırmak gerekir. Meydandaki cesaret, kendi başına devletin sahip olduğu askerî gücü etkisizleştiremeyebilir. Üstelik dış güçlerin rolü, yerel bir toplumsal hareketin kaderini belirleyebilir.

1963 Washington ve 1965 Selma: Disiplinli kalabalık

Amerika Birleşik Devletleri’nde ırk ayrımcılığına karşı sivil haklar mücadelesi, çeşitli yöntemlerin bir arada kullanıldığı uzun bir hareketti: Mahkeme davaları, otobüs boykotları, oturma eylemleri, özgürlük yolculukları, seçmen kaydı kampanyaları, grevler ve yürüyüşler. Rosa Parks’ın tutuklanmasının ardından başlayan Montgomery Otobüs Boykotu bu mücadele zincirinin önemli halkalarındandı. [11]

28 Ağustos 1963’te Washington’da İş ve Özgürlük Yürüyüşü düzenlendi. ABD Ulusal Park Servisi yaklaşık 250 bin kişinin katıldığını aktarıyor. Hareket, bugün daha çok Martin Luther King Jr.’ın “Bir hayalim var” konuşmasıyla hatırlansa da yürüyüşün adı ve talepleri kritik: İş, ücret, ayrımcılığa son verilmesi ve siyasi haklar birlikte savunuluyordu. A. Philip Randolph ve Bayard Rustin gibi örgütleyicilerin emeği, kalabalığın güvenli biçimde toplanmasında belirleyiciydi. [12]

Rustin’in ekibi otobüsleri, güzergâhları, toplantıları ve kitle disiplinini planladı. Barışçıl yürüyüş spontane bir sessizlik değildi; yoğun hazırlık gerektiren bir siyasi organizasyondu. Böyle bir organizasyon, katılımcılar arasındaki farklılıkların otomatik olarak kaybolduğunu da göstermiyordu. Gençlik örgütleriyle daha uzlaşmacı liderler arasında strateji tartışmaları vardı. [12]

7 Mart 1965’te Alabama’nın Selma kentindeki oy hakkı yürüyüşçülerine Edmund Pettus Köprüsü’nde polis ve başka silahlı kişiler tarafından şiddet uygulandı. Televizyona yansıyan görüntüler ülke çapında tepki yarattı. Selma–Montgomery yürüyüşleri, 1965 Oy Hakkı Yasası’na giden süreçte önemli bir etken oldu. Ancak yasa yalnızca bir yürüyüşün değil, uzun yıllar süren yerel örgütlenmenin, hukuki mücadelelerin ve federal siyasi kararların ürünüydü. [13]

Bu örnekten çıkan soru “barışçıl protesto her zaman başarılı olur mu?” değil. Daha somut bir soru var: Örgütlü bir hareket, şiddetsizliği tercih ederek taleplerini hangi toplumsal gruplara anlatabildi; devletin müdahalesini nasıl kamuoyu tartışmasına çevirdi; hangi kurumları yasa değişikliğine zorladı?

1968: Dünya aynı anda gençleşmedi, benzer sorunları farklı biçimlerde yaşadı

1968 denince Paris akla geliyor; oysa o yıl protestoların coğrafyası çok daha genişti. Prag’daki reform süreci, Meksika’daki öğrenci hareketleri, ABD’de savaş karşıtlığı ve sivil haklar eylemleri, Almanya ve başka ülkelerdeki öğrenci protestoları farklı nedenlerle yükseldi. Bunları tek bir dünya devriminin şubeleri olarak görmek, ülkeler arasındaki belirleyici farkları siler.

Çekoslovakya’da Alexander Dubček döneminin reformları basın özgürlüğünü genişletme ve siyasi sistemi dönüştürme arayışına dayanıyordu. Ağustos 1968’de Varşova Paktı güçlerinin ülkeye girmesi reform sürecini kırdı. Ulusal Güvenlik Arşivi’nin yayımladığı belgeler, işgalin yalnızca Moskova ile Prag arasında basit bir emir-komuta ilişkisiyle anlaşılmayacağını; blok içi farklı hesapların ve reform karşıtı güçlerin etkili olduğunu gösteriyor. [14]

Paris Mayıs 1968’i ayrıca inceleyeceğiz; çünkü üniversite işgalleriyle ülke çapındaki işçi grevlerinin buluşması, başka bir düzlemde tartışılmalı. Bu yazıda yalnızca şu notu düşelim: 1968’in farklı şehirlerinde eşzamanlı öfke vardı, fakat tek bir merkezden yönetilen veya aynı ekonomik programa sahip küresel bir kalabalık yoktu.

1976 Soweto: Öğrenciler dil üzerinden bir düzeni sorguladı

16 Haziran 1976’da Güney Afrika’nın Soweto bölgesinde siyah öğrenciler, Afrikaans dilinin eğitimde zorunlu kullanılmasına karşı barışçıl bir yürüyüş başlattı. Polis müdahalesiyle olaylar ağır şiddete dönüştü. Protestolar başka bölgelere yayıldı ve apartheid rejiminin eğitim politikalarına yönelik itiraz geniş bir siyasi mücadeleyle birleşti. Apartheid Müzesi, o günü Güney Afrika gençliğinin direniş tarihinde bir dönüm noktası olarak ele alıyor. [15]

Öğrenciler yalnızca bir ders dilini tartışmıyordu. Eğitimde dil tercihi, siyah çoğunluğun siyasal haklardan dışlandığı ve yaşamının kurumsal ayrımcılıkla belirlendiği bir düzenin parçasıydı. Hector Pieterson’ın taşındığını gösteren fotoğraf, modern protesto tarihinin en çarpıcı görüntülerinden birine dönüştü; fakat tek bir fotoğraf bütün kurbanların ve ailelerin hikâyesini anlatmaya yetmez. [15]

Soweto ayaklanmasının ardından baskı ve can kaybı ağırlaştı. Apartheid rejimi ertesi gün sona ermedi; Güney Afrika’da demokratik geçiş 1990’ların başına uzanan karmaşık müzakereler ve mücadelelerle gerçekleşti. Bu nedenle “öğrenciler yürüdü, apartheid bitti” demek kronolojiyi yanlış kurmaktır. Ama öğrencilerin rolünü küçümsemek de tarihsel gerçeği eksiltir.

1980 Gdańsk: Sokak kadar tersane de siyaset yapar

Polonya’da 1980 yazında Gdańsk tersanesinde başlayan grevler, işçi haklarını ve bağımsız sendika örgütlenmesini öne çıkardı. Lech Wałęsa’nın simge isimlerden biri olduğu Solidarność, yani Dayanışma hareketi ortaya çıktı. Grevler başka işletmelere yayıldı, toplumsal bir örgütlenme ağı oluştu. Avrupa Birliği tarih anlatımı, bu hareketin yaz aylarındaki tersane grevlerinin ardından bağımsız sendikaya dönüşmesini vurguluyor. [16]

Siyasi iktidar 1981 Aralık ayında sıkıyönetim ilan ederek hareketi bastırmaya çalıştı. Burada gelişmeler bir düğmeye basıldığı gibi durmadı: Sendikal faaliyetler yeraltına çekildi, toplumun bir bölümü farklı biçimlerde dayanışmayı sürdürdü, 1980’lerin sonundaki müzakereler ve 1989 seçimleri yeni bir siyasal dönemin yolunu açtı. [16]

Bu örnek “grev mi, gösteri mi?” ikiliğini anlamsızlaştırıyor. Sokakla işyeri, örgütlü sendika ile yerel dayanışma, açık itirazla gizli ağlar birbirini tamamlayabiliyor. Bir hareketin başarısını yalnızca başkentin meydanındaki en kalabalık günle ölçmek mümkün değil.

1986 Manila: Kalabalığa ateş edilmediğinde neler değişebilir?

Filipinler’de Ferdinand Marcos yönetimine karşı biriken hoşnutsuzluk, tartışmalı 1986 seçiminin ardından büyük bir krize dönüştü. 22–25 Şubat tarihlerinde başkentteki EDSA karayolunda yüz binlerce kişi toplandı. Katılımcılar arasında dini çevreler, muhalefet grupları, sıradan yurttaşlar ve askeri yönetime karşı tavır alan birliklerle dayanışma gösterenler vardı. [17]

Bu hareketin belirleyici farklarından biri, güvenlik ve ordu içindeki ayrışmaydı. Marcos yönetimi protestocular üzerinde tam bir zor kullanma tekeli sürdüremedi. Corazon Aquino iktidara geçti, Marcos ülkeyi terk etti. Ancak yeni yönetim bütün toplumsal eşitsizlikleri çözemedi. Ohio State University’nin tarih yazısı, dönüşümün heyecanıyla sonraki ekonomik ve sosyal güçlükleri birlikte değerlendiriyor. [17]

Bir diktatörün devrilmesi, diktatörlük döneminde birikmiş sorunların aynı hızla çözülmesi anlamına gelmiyor. Ayrıca 2022’de Marcos ailesinin yeniden devletin zirvesine dönmesi, bir devrimin siyasi hafızasının ve kalıcı etkisinin tartışmaya açık olabileceğini gösterdi. Bu bilgi, 1986’daki somut rejim değişikliğini geriye dönük olarak yok saymaz. [18]

1989 Leipzig: Devlet neden ateş açmadı?

Doğu Almanya’daki barışçıl dönüşümün sembollerinden biri Leipzig’de 4 Eylül 1989’da görünür biçimde başlayan Pazartesi Gösterileri oldu. İlk katılımcılar seyahat, toplanma ve ifade özgürlüğü için sokağa çıkıyor, çok farklı muhalefet çevreleri zamanla ortak alanda buluşuyordu. Batı medyasının haberleri ve kiliseler çevresindeki ağlar hareketin yayılmasına katkıda bulundu. [19]

9 Ekim’de yaklaşık 70 bin kişinin katıldığı yürüyüşte rejimin sert müdahalesinden korkuluyordu. Ama polis büyük bir saldırıya girişmedi. Federal Arşiv’e göre yerel yöneticiler kitleyi beklenenden büyük bulmuş, olası kontrolsüz çatışmadan endişe etmiş ve merkezden açık talimat alamamıştı. Dolayısıyla “tek başına barışçıl sloganlar devleti durdurdu” cümlesi eksiktir; kurumların karar alma süreçleri de rol oynadı. [1]

9 Kasım’da Berlin Duvarı’ndaki geçişlerin açılması, Doğu Almanya’daki siyasal krizin bir sonraki büyük halkası oldu. Ama bu da tek bir gösterinin doğrudan ürünü değildi: Göç krizi, Sovyetler Birliği’nin politikası, Doğu Avrupa’daki reformlar ve ekonomik sorunlar tüm tabloyu etkiledi.

1989 Prag: Polis müdahalesi hangi koşullarda geri teper?

17 Kasım 1989’da Prag’da öğrencilerin düzenlediği anma yürüyüşü siyasal bir protestoya dönüştü. Národní Caddesi’nde polis göstericileri kuşatarak şiddet uyguladı. Olayların ardından öğrenci grupları, tiyatrocular ve muhalefet çevreleri daha geniş bir değişim talebi etrafında buluştu; Sivil Forum kuruldu. Kısa sürede meydanlar doldu ve siyasal rejim değişikliğine giden süreç hızlandı. [20]

Burada tarihsel bir medya dersi de saklı: Gösteri sonrasında bir öğrencinin öldürüldüğüne ilişkin yanlış haber yayıldı. İddia doğru değildi ama polis şiddetine dair gerçek görüntülerin ve tanıklıkların dolaşımıyla birlikte kamusal öfkeyi artırdı. Bu olay, toplumsal hareketlerde haber doğruluğunun yalnızca gazetecilik meselesi olmadığını; kitlesel davranışı etkileyen bir değişken olduğunu gösteriyor. [20]

Kadife Devrim diye anılan süreçte, Kasım sonuna doğru yönetimin tek parti ayrıcalıkları çözüldü; Aralık sonunda Václav Havel cumhurbaşkanı seçildi. Prag’ın gösterileri geniş bir siyasal dönüşümün görünen yüzüydü; ama öğrenciler, işçiler, basın, muhalif aydınlar ve kurumlardaki değişimler birlikte değerlendirilmelidir.

1989 Pekin: Meydanın görünürlüğü, devletin gücü

Pekin’deki 1989 gösterileri, eski Komünist Parti yöneticisi Hu Yaobang’ın ölümünün ardından öğrencilerin başlattığı anmalar ve reform talepleriyle büyüdü. Yolsuzluk, siyasal açıklık, ifade özgürlüğü ve yönetime karşı eleştiriler gündemdeydi. Tiananmen Meydanı sembolik merkezdi; işçiler ve başka kent sakinleri de hareketin farklı aşamalarına katıldı. [2][21]

Mayıs ayında açlık grevleri ve uluslararası medyanın yoğun ilgisiyle protestoların görünürlüğü arttı. Hükümet 20 Mayıs’ta sıkıyönetim ilan etti. 3–4 Haziran gecesi askerlerin ve zırhlı araçların müdahalesiyle Pekin’de ağır can kayıpları yaşandı. Ölü sayısı, yaralanmaların dağılımı ve olayların bazı ayrıntıları hakkında kaynaklar arasında ciddi farklar bulunuyor. Ayrıca çatışmaların bir bölümünün meydanın bizzat içinde değil, çevre yollarında ve diğer kent noktalarında gerçekleştiğini belirtmek gerekiyor. [2][21]

Bu vaka, kameraların orada olmasının tek başına koruma sağlamadığını gösterir. Dünyanın dikkatini bir meydana çekmek, devleti mutlaka müzakereye zorlamayabilir. Pekin’de rejim varlığını sürdürdü ve sonraki yıllarda olayların kamusal olarak tartışılması ciddi biçimde sınırlandırıldı. Tiananmen’i yalnızca bir “başarısız devrim” olarak nitelemek de eksik olur: İnsanların ne talep ettiği, ne yaşadığı ve siyasi hafızada neyin bastırıldığı, seçime ya da hükümet değişimine indirgenemez.

Kalabalıkların ortak kaderi yok: Beş fark

İlk fark hedefin somutluğudur. Tuz vergisinin ihlali ve oy hakkı yasası gibi belirli taleplerle rejimin bütünüyle değiştirilmesi arasında eylem yöntemleri ve müzakere imkânları farklılaşabilir. Fakat açık hedef olması tek başına başarı garantisi değildir.

İkinci fark örgütlenmedir. Washington yürüyüşü titizlikle planlanmıştı; Solidarność yıllarca süren sendikal ağlar kurdu; Prag’da öğrencilerle tiyatrocular arasında bağ oluştu. Buna karşılık bazı protestolar da başlangıçta merkezî bir lider olmadan büyüdü. Bir hareketin kuvveti yalnızca kişi sayısı değil, katılımcılarının birlikte karar alma kapasitesidir.

Üçüncü fark devletin iç bütünlüğüdür. Bir ordu emri uygularsa ve dış destek sürerse büyük kalabalık yenilebilir. Fakat güvenlik güçleri tereddüt eder, bazı birlikler taraf değiştirir veya yöneticiler uzlaşmayı seçerse denge değişebilir. Budapeşte, Manila, Leipzig ve Pekin arasındaki farkı yalnızca göstericilerin cesaretiyle açıklamak mümkün değildir.

Dördüncü fark iletişimdir. 1905’te dilekçe ve grev haberi, 1930’da uzun yürüyüş ve basın, 1963’te televizyon, 1989’da kilise ağları ve yabancı yayınlar, hareketlerin görünürlüğünü belirledi. Yine de haberin dolaşmasıyla bilginin doğru olması aynı şey değildir. Prag’daki öldürüldü söylentisi, bunun somut bir örneğiydi.

Beşinci fark ise zaman ölçeğidir. 1936 Fransa’sında haftalar içinde yasalar değişti; bağımsız Hindistan’a giden süreç çok daha uzundu. 1956 Macaristan kısa vadede ezildi; 1989’da eski rejim çöktü. Bir hareketin ertesi günkü sonucu ile sonraki kuşaklara bıraktığı etki ayrı ayrı ölçülmelidir.

Şiddet ve meşruiyet: Kesin hükümlerin tehlikesi

Yirminci yüzyılın örneklerinden “şiddet işe yarar” ya da “şiddetsizlik her durumda işe yarar” biçiminde düz bir formül çıkaramayız. Şiddetsiz eylemler de bastırılmıştır. Silahlı ayaklanmalar bazı rejimleri devirmiş fakat yerine kurulan düzenler ağır baskılar üretmiştir. Bir eylemin talepleri ile yöntemi, hareketin bütünü ile belirli faillerin suçu ayrı tartılmalıdır.

Sivil itaatsizlik, sendikal grev, özgürlük yürüyüşü, polisle çatışma, kundaklama, etnik nefret saldırısı ve fırsat yağması aynı sosyolojik kategori değildir. Bu ayrım özellikle önemlidir: Bir protesto sırasında suç işlenmesi o suçun katılımcıların tamamının isteği olduğunu göstermez. Tersinden, protestonun meşru talebi de bir başkasına zarar veren eylemleri otomatik olarak mazur göstermez.

Gerekli soru “Meydan haklı mıydı?” kadar basit değil. Bir ülkede hangi siyasal kapılar açıktı? Muhalefet kurumsal olarak konuşabiliyor muydu? Katılımcıların elindeki araçlar neydi? Devletin müdahalesi ölçülü müydü? Hareket içindeki farklı kesimler hangi yöntemlere karşı çıktı? Bu sorulara verilen somut cevaplar, sonuç hakkında daha tutarlı bir değerlendirme sağlayabilir.

Yüzyılın bilançosu: Sokak devleti değiştirebilir, toplumu tek başına tamamlayamaz

1917 Rusya’sında bir hanedan devrildi ama devrim sonrasında siyasal iktidarın niteliği tartışması bitmedi. 1936 Fransa’sında grevler ve parlamenter siyaset somut sosyal haklara katkıda bulundu. ABD’de sivil haklar hareketinin protestoları yasa değişikliklerine giden mücadelenin vazgeçilmez bir parçasıydı; yasaların uygulanması için mücadele daha sonra da sürdü.

Macaristan 1956 ve Pekin 1989, meydanların ağır askerî zor karşısında yenilebildiğini hatırlatıyor. Polonya, Filipinler, Doğu Almanya ve Çekoslovakya örnekleri ise geniş katılımın örgütlü ağlar, müzakere ve siyasal kurumların değişimiyle birleştiğinde rejim dönüşümünde etkili olabildiğini gösteriyor.

Fakat tarih bir futbol karşılaşması değil: Kazanılanların ve kaybedilenlerin tek bir skoru yok. Değişen yasa, devrilen yönetim, açılan siyasal alan, ölen insan, yıkılan bina, parçalanan aile ve kuşaklar boyu anlatılan hikâye aynı hesap cetveline sığmaz.

Yirminci yüzyılın meydanlarından geriye kalan temel fikir şu olabilir: Sokak, insanların toplumsal bir güç olduğunu görünür kılar. Ancak o gücün hangi kuruma dönüşeceğini, hangi sınırlar içinde kalacağını, ne tür bir hukuk yaratacağını tek başına belirlemez. Bir araya gelmek tarihin kapısını aralayabilir; kapının ardındaki düzen başka mücadelelerin konusudur.

Bir sonraki yazı: ARAP BAHARI’NDAN HONG KONG’A — Dijital çağın meydanlarında örgütlenme, umudun yayılması ve beklenmedik sonuçlar.

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

[1] Bundesarchiv, “Oktober 1989 – Die Revolution bleibt friedlich”: https://www.bundesarchiv.de/themen-entdecken/online-entdecken/storys/die-stasi-im-jahr-1989/oktober-1989/

[2] U.S. Department of State, Office of the Historian, “Tiananmen Square, 1989”: https://history.state.gov/milestones/1989-1992/tiananmen-square

[3] U.S. Department of State, Office of the Historian, St. Petersburg Büyükelçiliği’nin 23 Ocak 1905 tarihli telgrafı: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1905/d784

[4] Mary Davis, “Women in the Russian Revolution”, Marx Memorial Library: https://www.marx-memorial-library.org.uk/node/895

[5] Associated Press, “Today in History: March 12, Gandhi begins Salt March” (2026): https://apnews.com/article/33aae92247249945c159d4b51787a4fa

[6] UK Parliament, Hansard, “No-tax Campaign” (3 Mart 1930): https://api.parliament.uk/historic-hansard/commons/1930/mar/03/no-tax-campaign

[7] Assemblée nationale, “Victoire du Front populaire” (1935–1936): https://www.assemblee-nationale.fr/dyn/histoire-et-patrimoine/troisieme-republique/adoption-et-publication-du-programme-du-rassemblement-populaire-victoire-du-front-populaire

[8] Institut national de l’audiovisuel (INA), “Le Front populaire … 1936”: https://www.ina.fr/ina-eclaire-actu/front-populaire-politique-gauche-1936-fascisme-misere

[9] Office of the Historian, “UN Special Committee on Hungary (1957)” belge notu: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1955-57v25/d255

[10] U.S. Department of State, “Hungary – 1956 Revolution” tarihçe: https://2009-2017.state.gov/outofdate/bgn/hungary/68243.htm

[11] National Park Service, “The Montgomery Bus Boycott”: https://www.nps.gov/articles/montgomery-bus-boycott.htm

[12] National Park Service, “March on Washington for Jobs and Freedom”: https://www.nps.gov/nama/mow-history.htm

[13] National Park Service, “Bloody Sunday – Selma to Montgomery”: https://www.nps.gov/semo/learn/historyculture/bloody-sunday.htm

[14] National Security Archive, “The Prague Spring ’68”: https://nsarchive.gwu.edu/prague-spring-68

[15] Apartheid Museum, “The Significance of 1976”: https://www.apartheidmuseum.org/exhibitions/the-significance-of-1976

[16] European Union, “History of the European Union – 1980–89”: https://european-union.europa.eu/principles-countries-history/history-eu/1980-89_en

[17] Mark John Sanchez, “The People Power Revolution, Philippines 1986”, Ohio State University: https://origins.osu.edu/milestones/people-power-revolution-philippines-1986

[18] Associated Press, “Philippines marks 1986 revolt with dictator's son as leader” (2023): https://apnews.com/article/a059295998922a48f5ae3e58070e79ab

[19] Bundesregierung, “Erste Montagsdemo in Leipzig” (4 Eylül 1989): https://www.bundesregierung.de/breg-de/schwerpunkte/deutsche-einheit/montagsdemo-leipzig-411782

[20] Radio Prague International, “1989: the Velvet Revolution in context”: https://english.radio.cz/1989-velvet-revolution-context-or-how-november-began-january-8115387

[21] National Security Archive, “Tiananmen Massacre 30th Anniversary” (2019): https://nsarchive.gwu.edu/news/china/2019-06-04/tiananmen-massacre-30th-anniversary-china-declassified

Editoryal not: Metinde 1905, 1917, 1956, 1968 ve 1989 olaylarının kimi ölüm rakamları özellikle verilmemiştir; olayları inceleyen kaynaklarda yöntem ve kapsam farkları vardır. Şubat/Ekim 1917 tarihlerinde Rusya’nın o günkü Jülyen takvimi ile günümüz takvimi arasındaki fark gözetilmiştir.

‹ DİĞER YÜZ