←

Haber

DERGİ.social · AKIŞ

SOKAĞIN İKİ BİN YILLIK ÖFKESİ

Roma’nın hak arayan pleblerinden Konstantinopolis Hipodromu’na, Orta Çağ’ın köylü ayaklanmalarından basılı bildirilerle örgütlenen isyanlara: İnsanlar neden bir araya gelir, ne zaman yönetime meydan okur ve geriye ne kalır?

Ocak 532. Konstantinopolis’te, bugün Sultanahmet Meydanı’nın bulunduğu yerdeki Hipodrom’da, normalde birbirine rakip olan iki taraftar topluluğu aynı sözü haykırıyordu: “Nika!” Yani “Zafer kazan!” Bir araba yarışı sloganı, Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus’a yöneltilen siyasi bir meydan okumaya dönüşmüştü. Birkaç gün içinde başkentin merkezinde yangınlar çıkacak, iktidarın geleceği tartışılacak ve on binlerce insanın ölümünden söz eden bir tarih kaydı doğacaktı. [1][2]

İsyanın sahnesi bir stadyumdu. Ama nedenleri bir yarıştan ibaret değildi. Vergiler, yönetimin sertleşmesi, rakip taraftar örgütlerinin devletle ilişkileri ve kimi mahkûmların affedilmemesi gibi meseleler birbirine eklenmişti. Seyirci, o güne kadar izlediği karşılaşmanın oyuncusu hâline gelmişti. Antik dünyanın bu sahnesi, bugünün sokak olaylarını anlamak için de etkileyici bir başlangıç: Kalabalığı oluşturan insanlar her zaman aynı gerekçeyle yan yana gelmez; fakat bir kriz anında ortak bir hedefte birleşebilir. [1][2]

Yine de buradan “bütün isyanlar birbirine benzer” sonucu çıkmıyor. Bir köylü ayaklanmasıyla modern bir hak yürüyüşünü, bir grevle yağmayı ya da bir rejimi devirme girişimiyle tek bir mahalledeki protestoyu aynı kefeye koymak tarihsel hatadır. Bu yazı, birbirinden farklı hareketlerin içindeki ortak soruları izleyecek: İnsanlar hangi eşikte itirazı tek başına yapmayı bırakır? Devletin gücü ne zaman topluluğun gözünde meşru görünmemeye başlar? Ve bir araya gelmek gerçekten bir şeyi değiştirir mi?

Sokağa çıkmadan da isyan edilir: Roma’nın plebleri

Öyküyü daha geriye, Roma Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarına çevirelim. Roma toplumunda siyasi ve dinsel ayrıcalıklar büyük ölçüde patrici ailelerin elindeydi. Pleb adı verilen geniş kesim ise askerlik, borç ve siyasi temsil meseleleri etrafında sık sık gerilim yaşıyordu. Antik tarih yazımına göre MÖ 494 dolaylarında plebler kentin ortak hayatından çekilerek toplu bir ayrılma eylemine girişti. Geleneksel anlatı bu hareketi, Roma yakınlarındaki Kutsal Dağ’da toplanan insanların yeni güvenceler istemesiyle ilişkilendirir. [3]

Roma geleneği, bu çatışmanın ardından pleblerin haklarını savunacak halk tribünlüğü kurumunun tanındığını anlatır. Ancak tarihçilerin dikkat çektiği bir güçlük var: Erken Roma hakkındaki anlatılar olaylardan yüzyıllar sonra kaleme alınmış, birbirini tam olarak tutmayan kaynaklara dayanır. Dolayısıyla MÖ 494’ün bütün ayrıntılarını kesin bir haber kronolojisi gibi aktaramayız. Buna karşılık, pleblerin siyasal temsil mücadelesinin Roma kurumlarının dönüşümünde önemli bir rol oynadığı iyi biliniyor. [3]

Bu örneğin önemi şu: Kalabalık, yalnızca bir meydana yığılmakla etkili olmaz. Bazen gündelik hayatın sürmesini sağlayan emeği ve işbirliğini geri çekmek, iktidarı müzakereye zorlayan daha güçlü bir yöntemdir. İki bin yılı aşan bu hikâyede “sokak” sözcüğü yalnızca taş döşeli yolları değil, örgütlü toplumsal varlığı anlatır.

532: Hipodromdan saraya uzanan öfke

Konstantinopolis Hipodromu, bir eğlence merkezi olduğu kadar halkın hükümdarı görebildiği ve tepkisini duyurabildiği siyasi bir mekândı. Maviler ve Yeşiller adıyla tanınan yarış taraftarları yalnızca renklerden ibaret değildi; şehir hayatında örgütlü dayanışma ağlarına da sahiptiler. İmparatorun huzurunda yükselen bir alkışın ya da yuhalamanın, bugünün televizyon kameraları kadar görünür bir siyasi anlamı olabiliyordu. [2]

Nika Ayaklanması sırasında rakip grupların ortak hareketi, mevcut şikâyetlerin beklenmedik bir ittifaka dönüşebildiğini gösterdi. Protestolar saray çevresine taşındı; Ayasofya’nın o günkü yapısı, Aya İrini ve başka kamu binaları büyük yangınlardan etkilendi. Ayaklananların bir bölümü Hypatios’u imparator ilan etti. Böylece başlangıçtaki tepki, hükümdarın yerini değiştirmeyi hedefleyen bir iktidar krizine dönüştü. [1][2]

Bastırma ise son derece sert oldu. Dönemin tarihçisi Prokopios’un anlatısına dayanan geleneksel rakam yaklaşık 30 bin ölüdür. Ancak bu sayı modern bir nüfus sayımı ya da bağımsız adli kayıt değildir; bir tarihsel kaynağın aktardığı, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir tahmindir. Justinianus iktidarda kaldı. Yanan kilisenin yerinde 537’de tamamlanacak yeni Ayasofya’nın inşası başladı. Şehir yeniden yapıldı; hayatını kaybedenler içinse yeniden başlamak diye bir şey yoktu. [1][4]

Nika’nın ardından hükümdarın ayakta kalması, onu siyasi açıdan başarılı bir bastırma örneği yapar. Fakat olayın “kazananı” sorusu bundan daha zordur. Saray iktidarı korudu, şehir yıkıma uğradı, muhalifler öldürüldü. Aynı olay devlet açısından istikrarın geri gelişi, sıradan insanlar açısından felaket anlamına gelebilir. İsyan tarihinin en önemli muhasebe problemi budur: Sonucu kimin açısından ölçüyoruz?

Orta Çağ: Açlık, savaş, vergi ve haysiyet

Orta Çağ Avrupa’sında ayaklanmaların önemli bölümü tarlalarda, köy yollarında, kasaba meydanlarında ve kale kapılarında yaşandı. Mesele her zaman yalnızca daha fazla ekmek değildi. Toprak üzerindeki kullanım hakları, angarya, feodal yükümlülükler, askerlerin keyfî davranışları ve yöneticilerin adaleti yerine getirip getirmediği de çatışmanın merkezindeydi. Üstelik “köylüler” yekpare bir sınıf değildi: Toprağı olanlar, yoksul emekçiler, zanaatkârlar ve küçük tüccarlar farklı beklentiler taşıyabiliyordu.

Bu çeşitlilik, 1358’de Fransa’nın kuzeyinde patlak veren Jacquerie’de belirgindir. Yüz Yıl Savaşı’nın yıprattığı bölgelerde askeri başarısızlıklar, vergi baskısı ve silahlı kişilerin saldırıları soylulara duyulan öfkeyi artırdı. Saint-Leu-d’Esserent çevresindeki çatışmalardan sonra ayaklanma başka yerleşimlere yayıldı. İsyancılar birçok şatoya saldırdı; soylulara yönelik ağır şiddet vakaları yaşandı. Fransa’da aynı dönemde Étienne Marcel’in öncülüğünde Paris’te ayrı bir siyasi kriz sürüyordu, fakat bu hareketlerin hedefleri tam olarak örtüşmedi. [5]

Jacquerie kısa sürdü. Haziran 1358’de isyancı birlikler yenilgiye uğratıldı; ardından sert misillemeler ve infazlar geldi. Tarihsel kayıtlarda vahşet tasvirleri çoktur, ancak bazı anlatıların soyluların bakış açısından yazıldığını unutmamak gerekir. Hareketin kendi içinde açık bir siyasi program oluşturup oluşturmadığı tartışmalıdır. Yine de bir gerçek ortadadır: Zorlayıcı bir ekonomik düzenin içinde yaşayanların itirazı, yönetici sınıf için beklenmedik ölçüde yıkıcı hâle gelebiliyordu. [5]

Jacquerie bize ayrıca şu uyarıyı yapar: Bir hareketin haklı şikâyetleri bulunması, o hareket sırasında işlenen her eylemi haklı çıkarmaz. Tersine, ayaklananların işlediği suçlar da yönetimin veya soyluların uzun yıllar boyunca uyguladığı baskıyı yok saymamıza izin vermez. Tarihçinin görevi hem şikâyeti hem şiddeti görünür kılmaktır.

1381 İngiltere: Vergi isyanından özgürlük talebine

İngiltere’de 1381 Köylü İsyanı’nın yakın nedenlerinden biri, savaş harcamaları için alınan ve geniş kesimlerce adaletsiz bulunan baş vergisiydi. Fakat yalnızca vergiye bakarsak resmi eksik görürüz. 1348–1350’deki Kara Ölüm sonrasında işgücü azalmış, emeğin değeri yükselmiş, buna karşılık ücretleri ve çalışma ilişkilerini sınırlayan politikalar gerilim yaratmıştı. Vergi tahsildarlarının yöntemleri de tepki çekiyordu. [6][7]

Kent ve Essex çevresinden başlayan hareket Londra’ya ulaştı. Wat Tyler ve başka isimlerle anılan isyan, tek bir meslek ya da toplumsal gruba ait değildi: Köylülerle birlikte zanaatkârlar, kent sakinleri ve başka kesimler de yer aldı. Talepler arasında angaryanın ve serfliğin kaldırılması, keyfî yükümlülüklerin sınırlandırılması ve yönetime ilişkin itirazlar bulunuyordu. Bazı topluluklar, kendilerine boyun eğdiren düzenin yazılı belgelerini ve kayıtlarını hedef aldı. [6][7]

Bir belgenin yakılması, bu bağlamda basitçe “okuma yazma düşmanlığı” diye yorumlanamaz. Malikâneye ait kayıtlar, borcun, hizmet yükümlülüğünün ve toprak üzerindeki hak iddiasının hukuki araçlarıydı. Ancak bu yorum belgelerin yakılmasını kendiliğinden meşru kılmaz; sadece isyancıların neden özellikle evrakı hedef seçtiğini açıklamaya çalışır. British Library’nin Cambridge’deki olaylarla ilgili anlattığı örnek, bu sembolik yıkımın topluluk tarafından nasıl sahnelendiğini gösterir. [8]

Hareket sırasında ciddi suçlar da işlendi: Üst düzey görevliler öldürüldü, binalar yağmalandı; Londra’daki Flamanlara yönelik saldırılar, toplumsal öfkenin yabancı düşmanlığıyla birleşebildiğini gösterir. Wat Tyler’ın öldürülmesi ve II. Richard’ın başlangıçta verdiği bazı güvencelerin geri alınmasıyla isyan bastırıldı. Bu nedenle 1381’i “özgürlüğün hemen kazanıldığı gün” diye anlatmak yanlıştır. Öte yandan serflik ve çalışma koşulları hakkındaki uzun vadeli dönüşümü de yalnızca bu isyana bağlayamayız. [6][7]

1381’in dersi acı ama değerlidir: Ortak çıkar etrafında birleşmiş bir kalabalık, aynı zamanda kendi içindeki başka gruplara düşmanlık besleyebilir. Bir hareketin ezilenler adına konuşması, onu bütün ayrımcılıklardan bağışık kılmaz. Bu çelişki tarih boyunca yeniden karşımıza çıkacaktır.

1525: Öfke ilk kez bir talepler listesine dönüşmedi, ama çok güçlü bir metin kazandı

1524–1525 Alman Köylü Savaşı, Avrupa’daki halk hareketlerinin tarihinde başka bir eşiği görünür kıldı: Yerel şikâyetlerin ortak bir metin hâlinde dolaşıma girmesi. Mart 1525’te Memmingen’de ortaya çıkan “On İki Madde”, serfliğe, ağır angaryaya ve adaletsiz yargılamaya itirazları; ormanlardan yararlanma ve din adamını seçme gibi talepleri derli toplu biçimde ortaya koydu. Metin, Reform hareketinin dinsel diliyle hak ve yükümlülük tartışmalarını birleştiriyordu. [9][10]

Bu maddeler bugünkü anlamda bir demokratik anayasa değildi; yazarlarının yaşadığı dinsel ve feodal dünyanın içinden konuşuyordu. Üstelik tarihte toplu talep metni hazırlayan ilk isyancılar da Alman köylüleri değildi. Fakat matbaanın sağladığı yayılma imkânı dikkat çekiciydi: On İki Madde birkaç hafta içinde çok sayıda kez basıldı ve farklı bölgelerde okundu. Başka bir deyişle kalabalığın sesi artık yalnızca toplandığı meydanda değil, kâğıt üzerinde de dolaşabiliyordu. [9]

Ayaklanmalar askeri güçle bastırıldı, pek çok insan hayatını kaybetti. Başarısızlığın ardından On İki Madde yok olmadı. Bugün hukuk tarihi araştırmaları onu, köylülerle yöneticileri arasındaki hak tartışmasının önemli belgelerinden biri sayıyor. Bir isyanın siyaseten yenilmesi, onun ürettiği düşüncenin bütünüyle kaybolduğu anlamına gelmeyebilir; fakat bu sonradan kazanılmış saygınlık, dönemindeki ölümleri ve yıkımı da telafi etmez. [9][10]

Ekmek isyanı mı, adalet kavgası mı?

18. yüzyıl İngiltere’sindeki yiyecek isyanları üzerine çalışan tarihçi E. P. Thompson, halk hareketlerini “fiyat yükseldi, kalabalık saldırdı” basitliğine indirgeyen açıklamalara karşı çıkmıştı. Ona göre insanlar yalnızca aç oldukları için değil, tahılın nasıl satılması gerektiğine, adil fiyata ve geçim hakkına ilişkin ortak beklentilerinin çiğnendiğini düşündükleri için de harekete geçiyordu. Bu yaklaşımı “ahlaki ekonomi” kavramıyla açıklıyordu. [11]

Thompson’ın işaret ettiği mesele bugün de önemini koruyor: Aynı fiyat artışı herkes için aynı toplumsal anlama gelmez. Halk, bir kararın sadece cebine etkisini değil, adil olup olmadığını da tartar. Bir yöneticinin davranışı, bir tahsildarın sertliği, bir tüccarın stok yaptığı söylentisi ya da bir yargı kararının eşitsiz görünmesi, ekonomik sıkıntıyı siyasi öfkeye dönüştürebilir.

Buradan bütün ekmek isyanlarının düzenli ve ölçülü olduğu sonucu çıkmaz. Bazılarında mülkiyet tahribatı, tehdit ve yaralanmalar görülür. Ancak “yağma” kelimesini her türlü kitlesel müdahalenin açıklaması gibi kullanmak da yanıltıcıdır. Örneğin bir topluluğun malları çalmak yerine satışı belirli bir fiyattan yaptırmaya çalışması ile fırsattan yararlanarak dükkân boşaltması farklı davranışlardır. Kriminoloji ve hukuk açısından bu ayrımı sonraki yazılarımızda ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Modern protestonun doğuşu: Dağınık isyandan sürekliliği olan harekete

Sokakta toplanmak eskidir; buna karşılık bugünkü anlamda düzenli miting, dilekçe kampanyası, boykot, grev, örgütlü yürüyüş ve süreklilik taşıyan kamuoyu mücadelesinin tarihsel oluşumu daha yenidir. Sosyolog Charles Tilly’nin “kolektif eylem repertuvarı” kavramı, toplumların itiraz ederken rastgele yöntemler icat etmediğini; belli dönemlerde tanıdık ve tekrarlanabilir eylem biçimlerine başvurduğunu anlatır. Siyasal kurumlar, iletişim ağları ve örgütlenme imkânları değiştikçe itiraz biçimleri de değişir. [12]

Bir köyün vergi tahsildarını kovmasıyla ülke çapında eşzamanlı gösteri yapılması arasında yalnızca katılımcı sayısı farkı yoktur. İkincisi için haberleşme, ortak dil, taşıma imkânları ve çoğu kez belirli örgütler gerekir. Matbaa, gazeteler, demiryolları, sendikalar, radyo ve daha sonra dijital ağlar, kalabalıkların birbirinden haberdar olma hızını değiştirdi. Yöntemlerin modernleşmesi onları zorunlu olarak daha barışçıl veya daha etkili kılmadı; sadece hareketin ölçeğini ve görünürlüğünü dönüştürdü.

1789 Fransız Devrimi’ne gelindiğinde, halk kalabalıkları yalnızca kendi vergisine ya da yerel yöneticisine karşı ses çıkarmıyordu. Egemenliğin kime ait olduğu, temsilin nasıl kurulacağı ve kanun önünde eşitlik gibi meseleler geniş bir siyasi sözlüğün parçasıydı. Ama bu büyük dönüm noktasını birkaç satırla geçmek haksızlık olur. Paris’in barikatları, 1830 ve 1848 devrimleri ve 1871 Komünü, dergimizin ikinci yazısının konusu.

İsyanların sık tekrarlanan dört yanılgısı

Birincisi, “Kalabalığın tamamı aynı şeyi ister” yanılgısı. Nika’da taraftarlar, yönetim karşıtları ve seçkinler arasındaki ittifak geçiciydi; 1381 İngiltere’sinde köylülerin yanında kentliler de vardı. Slogan ortak olabilir, fakat talepler ve riskler aynı olmayabilir.

İkincisi, “İsyan yalnızca yoksulluktan doğar” yanılgısı. Vergi ve açlık önemlidir; ama haksızlık duygusu, temsil edilmediğini düşünmek ve itibar kaybı da belirleyicidir. Aynı ekonomik sıkıntılar bazı zamanlarda kitlesel protestoya dönüşürken başka zamanlarda dönüşmez.

Üçüncüsü, “Bir hareket şiddete başvurduysa bütün talepleri geçersizdir” yanılgısı. Tarihsel araştırma, suçları görünmez kılamayacağı gibi suçun varlığından hareketle ilk şikâyetlerin gerçek olmadığını da ileri süremez. Sorumluluk, kimlerin ne yaptığına göre belirlenir; bütün topluluğa peşinen yüklenemez.

Dördüncüsü, “Bir isyan bastırıldıysa hiçbir şey değiştirmemiştir” yanılgısı. Roma pleblerinin mücadelesi kurumsal izler bıraktı; Alman köylülerinin metni yenilgiden sonra da tartışıldı. Tersi de doğrudur: Tarihte büyük iz bırakan bir isyanın kendi zamanındaki katılımcılar için ağır bir yenilgi olması mümkündür. Bir hareketin bilançosu, ertesi sabahki manşetten uzun ömürlüdür.

Sokağın asıl sorusu: Kim konuşabiliyor?

Tarihe geriye doğru bakınca en kolay iş, isyanların sonunu bilmektir. Justinianus tahtta kalmıştır; Jacquerie bastırılmıştır; Wat Tyler öldürülmüştür; On İki Madde’yi kaleme alan köylüler savaşın kaderini değiştirememiştir. Ama o günlerde sokağa çıkan insanlar son sayfayı okuyamıyordu. Ellerindeki bilgi eksikti, korkuları gerçekti ve kazanabileceklerini düşündükleri şey ile kaybedebilecekleri şey arasında karar veriyorlardı.

Bu karar bazen bir hakkın tanınmasına, bazen yönetimin sertleşmesine, bazen de ikisine birden yol açtı. Bir şehrin meydanı, toplumun bütün kesimlerinin eşit temsil edildiği bir yer değildi; fakat mevcut kurumların duymadığı bir itirazı duyurmanın ender kanallarından biri olabiliyordu. Bu yüzden sokağın tarihini yalnızca taşların ve ateşlerin tarihi olarak okumak, orada konuşmaya çalışan insanların önemli bir bölümünü susturmak demektir.

İki bin yılı aşan hikâye bize tek bir hüküm vermiyor: “Sokak daima haklıdır” da demiyor, “Sokak daima yıkıcıdır” da. Daha zahmetli bir soruya götürüyor: Hangi talepler hangi yöntemlerle dile getirildi, kimler zarar gördü, kimler sorumluluk aldı ve gerçekten ne değişti? Paris’i, Gezi’yi ve bugünün başka hareketlerini konuşurken kullanacağımız tarihsel pusula bu olacak.

Bir sonraki yazı: PARİS NEDEN HEP BARİKAT KURAR? 1789’dan 1871’e, başkentin siyasi mücadelelerinin anatomisi.

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

[1] The Metropolitan Museum of Art, “The Byzantine State under Justinian I”: https://www.metmuseum.org/ja/essays/the-byzantine-state-under-justinian-i-justinian-the-great

[2] World History Encyclopedia, “The Hippodrome of Constantinople”: https://www.worldhistory.org/article/1158/the-hippodrome-of-constantinople/

[3] Eric J. Kondratieff, “Tribuni plebis” (Wiley, 2018): https://doi.org/10.1002/9781444338386.wbeah20131.pub2

[4] The Metropolitan Museum of Art, “Hagia Sophia, 532–37”: https://www.metmuseum.org/de/essays/hagia-sophia-532-37

[5] Larousse, “Jacquerie”: https://www.larousse.fr/encyclopedie/divers/jacquerie/62999

[6] The National Archives, “Richard II” (eğitim dosyası): https://www.nationalarchives.gov.uk/education/resources/richard-ii/

[7] The National Archives, “On the Record: Magna Carta” (1381 bölümü): https://www.nationalarchives.gov.uk/explore-the-collection/on-the-record-podcast/on-the-record-magna-carta/

[8] British Library, “Medieval Women: Public Lives” sergi rehberi, s. 135: https://www.bl.uk/medieval-women/medieval-women-exhibition-large-print-guide.pdf

[9] German History in Documents and Images, “The Twelve Articles” (1525): https://germanhistorydocs.org/en/from-the-reformations-to-the-thirty-years-war-1500-1648/ghdi%3Adocument-4323

[10] Max Planck Institute for Legal History and Legal Theory, David von Mayenburg’un araştırması: https://www.lhlt.mpg.de/1995887/volume311

[11] E. P. Thompson, “The Moral Economy of the English Crowd in the Eighteenth Century”, Past & Present (1971): https://doi.org/10.1093/past/50.1.76

[12] Charles Tilly, “Three Repertoires of Contention”, Regimes and Repertoires (2006): https://doi.org/10.7208/chicago/9780226803531.003.0003

Editoryal not: Antik ve Orta Çağ olaylarına ilişkin bazı sayılar ve doğrudan aktarılan sözler dönemin tarihçilerine dayanır; modern, bağımsız ölçümler gibi değerlendirilmemelidir.

‹ DİĞER YÜZ