10 Kasım 1969 gecesi Ankara Televizyonu’nda sıra alışılmadık bir filme geldi. 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılı için Sovyet sinemacılar tarafından çekilen Türkiye’nin Kalbi: Ankara ekrandaydı. Film, genç Cumhuriyet’in Ankara’sını, Sovyet heyetini, törenleri ve Atatürk’ün sesini gösteriyordu. Fakat yayın yaklaşık 25. dakikada kesildi. Dönemin Ankara Televizyon Daire Başkanı Mahmut Tali Öngören’in anlatımına ve daha sonra yapılan akademik araştırmalara göre TRT Genel Müdürü Adnan Öztrak stüdyoya gelmiş ve yayını durdurmuştu. Ertesi gün Öngören görevden alındı; film hakkında soruşturma açıldı.
Bu olay 1970’lere bir adım kala yaşandı ama sonraki on yılın sansür tartışmasını anlamak için neredeyse mükemmel bir başlangıç. Çünkü o tarihte TRT’de bugünkü anlamda kurumsallaşmış bir son denetim mekanizması henüz yoktu. Yayın sorumluluğu yönetimdeydi ve karar, yayın sırasında dahi müdahale edilebilecek kadar doğrudan alınabiliyordu.
Birkaç yıl sonra sistem değişecekti. 1971’de TRT’nin özerkliğinin kaldırıldığı yeniden yapılanma sırasında Program Yardımcılığına bağlı bir Denetim Müdürlüğü kuruldu. Bu birim Genel Müdür adına programların son denetimini yapıyor, daha sonra Yayın Denetleme Kurulu Başkanlığı adını alarak doğrudan Genel Müdüre bağlı çalışmaya başlıyordu. Böylece “gösterelim mi, göstermeyelim mi?” sorusu yalnız yöneticinin anlık kararı olmaktan çıkıp kurumsal bir prosedüre dönüşüyordu.
Tek kanalın olduğu bir ülkede bunun anlamı büyüktü. Bir programı kaldırmak, onu yalnız bir kanalın seyircisinden değil, çoğu zaman bütün ülkenin görme ihtimalinden çıkarmaktı.
Sansür tek bir şey değildi
1970’lerde TRT’de “sansür” diye konuşulan olayların hepsini aynı torbaya atmak yanıltıcı olur. Bir program siyasi nedenle sakıncalı bulunabiliyor, bir tiyatro yapımı “müstehcen” sayılabiliyor, bir müzik parçası sözleri nedeniyle denetimden dönemiyor, yabancı bir film kesilebiliyor veya bir program yapım aşamasında defalarca revize edilerek fiilen başka bir şeye dönüşebiliyordu.
Bu yüzden denetimi dört ana eksende düşünmek daha açıklayıcı:
- Siyasi ve ideolojik denetim: Hükümet, muhalefet, sağ-sol çatışması, komünizm, faşizm, sendika, grev veya siyasi kişiliklerin görünürlüğü.
- Ahlak ve cinsellik: “Müstehcenlik”, aile yapısı, kıyafet, öpüşme, cinsellik, argo ve çocukların izleyebileceği içerikler.
- Milli kültür ve toplumsal uygunluk: Dil, müzik, “moral”, gençlere etkisi ve “Türk toplumuna uygunluk” gibi geniş yorumlara açık ölçütler.
- Dış politika ve devlet imajı: Yabancı ülkeler, Sovyetler Birliği, dost ülkeler, propaganda ve Türkiye’nin dışarıda nasıl gösterildiği.
Bu alanların sınırları birbirinden net değildi. Aynı program hem siyasi hem ahlaki hem de “milli kültür” gerekçesiyle tartışılabiliyordu. Asıl problem de burada başlıyordu: “Sakıncalı” sözcüğünün sınırı kim tarafından çizilecekti?
| Denetim alanı | Neye bakılıyordu? | Bu dosyadaki örnek |
| Siyasi / ideolojik | Siyasi kişiler, ideoloji, yakın tarih yorumu | 1977 Ankara belgeseli |
| Ahlak / cinsellik | Müstehcenlik, aile ve cinsellik | Nalınlar |
| Milli kültür / toplumsal uygunluk | Dil, moral, gençlere etki, kültürel değer | Müzik denetimi ve geniş “uygunluk” ölçütleri |
| Dış politika / devlet imajı | Sovyetler, yabancı devlet imajı, propaganda | Türkiye’nin Kalbi: Ankara |
Makası kim tutuyordu?
1971’de kurulan Denetim Müdürlüğü, programların son kontrolü için kurumsal bir kapı oluşturdu. Fakat bu kapının öncesinde de çok sayıda başka değerlendirme vardı. Yapımcı, şube, daire başkanlığı, program planlama ve gerektiğinde Genel Müdürlük devreye girebiliyordu. Müzikte ayrıca ayrı repertuvar ve denetleme kurulları bulunuyordu.
Bu nedenle bir programın “TRT tarafından sansürlenmesi” tek bir kurulun tek bir düğmeye basması anlamına gelmeyebilir. Bazen program daha çekim aşamasında değiştirilir, bazen metin geri gönderilir, bazen yapım bittikten sonra son denetimde kesilir, bazen de yayın gününde program akıştan çıkarılırdı.
1977’deki Ankara belgesel dizisi bu çok katmanlı yapının belki de en öğretici örneği.
Dizi, Ankara’nın yerel ve siyasi tarihini anlatmak üzere hazırlanmıştı. İlk planları İsmail Cem döneminde onaylanmış, çekim ve yayın süreci Şaban Karataş dönemine kalmıştı. Akademik araştırmaya göre on bölüm düşünülmüş, bazı bölümlerin sürekli revize edilmesi istenince dizi dokuz bölüme düşürülmüş, ilk bölümler yayımlandıktan sonra sonraki bölümlerin geleceği belirsizleşmişti.
Özellikle Atatürk döneminden İnönü dönemine geçilen altıncı bölüm sorun oldu.
İnönü’nün kendi sesinden konuşmalarına yer verilmesi sakıncalı bulunduğu yönünde yapım ekibinin iddiaları vardı. Program farklı kademelerde defalarca denetlendi. 9 Aralık 1976 tarihli son denetimde TRT Genel Müdürlüğü denetçisi Altan Kural programın mevcut haliyle yayımlanabileceği görüşünü verdi. Buna rağmen bölüm 13 Mart 1977’de ekrana gelmedi. Beşinci bölümün ardından önce ertelendiği açıklanan altıncı bölüm ve ardından kalan bölümler yayından kaldırıldı.
Bu örnek sansürün “bir sahneyi makaslamak”tan çok daha karmaşık olabileceğini gösteriyor. Bir program teknik olarak yasaklanmadan, sürekli revizyon, erteleme ve plan değişikliğiyle de ekrandan uzaklaştırılabiliyordu.
PROGRAM FİKİRDEN EKRANA GİDERKEN
- Yapım fikri ve metin
- Şube / yapım birimi değerlendirmesi
- Daire başkanlığı
- Program planlama
- Denetim / son denetim
- Gerekirse Genel Müdürlük müdahalesi
- Yayın akışı
- Son dakika değişikliği veya kaldırma ihtimali
1969: Film 25. dakikada kesildi
Türkiye’nin Kalbi: Ankara vakası kurumsal denetim mekanizmasının henüz tam kurulmadığı dönemin örneğiydi.
Film Sovyet yönetmen Sergey Yutkeviç tarafından Türkiye’nin davetiyle çekilmişti. Sovyet heyetinin görüntüleri, Rusça yazılar, Sovyet ve Türk bayrakları ve genç Ankara’nın yoksul görüntüleri filmde geniş yer tutuyordu. 1969’un Soğuk Savaş ve yoğun sağ-sol çatışması ortamında bu görüntüler bazı çevrelerce “komünizm propagandası” olarak yorumlandı.
10 Kasım gecesi yayın yarıda kesildi. TRT Genel Müdürü Öztrak daha sonra programın Atatürk’e uygun olmadığını savundu ve soruşturma açıldığını açıkladı. Öngören ise kötü ya da gereksiz bir şey yapmadığını söyledi. Savcılık incelemesi daha sonra filmde suç unsuru bulmadı ve takipsizlik kararı verdi. TRT Yönetim Kurulu içinde de ayrışma yaşandı; üyelerin çoğunluğu Öngören’in yetkilerinin iadesi ve filmin yeniden gösterilmesi yönünde oy kullandı.
Yani aynı kurum içinde bile filmin “propaganda” olup olmadığı konusunda uzlaşma yoktu.
Bu olayın özü belki de tek cümleyle şöyle özetlenebilir: Bir belgeselin ne anlattığı kadar, onu hangi siyasi atmosferde izlediğiniz de yayın kararını belirliyordu.
▶ VİDEO | Türkiye’nin Kalbi Ankara
MEDYA NOTU: Video, 1969 vakasının hemen altında gömülü olarak kullanılmalı. Açıklamada “TRT’de 1969’da 25. dakikada kesilen belgeselin günümüze ulaşan sansürsüz kopyası” denmeli; bugünkü YouTube yüklemesinin tarihsel TRT yayını olmadığı açıkça belirtilmeli.
1977: Ankara’nın devamı neden gelmedi?
Sekiz yıl sonra benzer bir tartışma başka bir Ankara belgeselinin başına geldi.
TRT yapımı Ankara dizisinin ilk beş bölümü yayımlandı. Sonraki bölümlerde İnönü dönemi, İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Mussolini, Türkiye’nin iç siyasi tarihi ve daha yakın döneme ilişkin görüntüler bulunuyordu. Yapım ekibi, bu bölümlerin iç siyasi çağrışımları nedeniyle sürekli denetime tabi tutulduğunu savundu.
1977’de yayımlanan denetim raporlarından aktarılan örnekler şaşırtıcı derecede ayrıntılıydı.
Belgeselde Hasan Âli Yücel’in 1939’da Hatay’daki Cumhuriyet Bayramı’na katılmasına ilişkin bir cümle sakıncalı bulunmuştu. Hitler ve Mussolini’nin faşist rejimlerinin eleştirildiği metinlere “Ankara belgeselinde Hitler ve Mussolini’ye yorumla birlikte yer verilmesinde amaç ne olabilir?” diye itiraz edilmişti. Refik Saydam’ın İnönü ile siyasi ilişkisine dair “kader” kelimesi kullanılması “çağdaşlaşmaya aykırı kaderci ifade” diye eleştirilmişti. “Yanıt, yargı, olanak, kanıt” gibi sözcükler bile dil gerekçesiyle sorun olmuştu.
Daha da ilginci, 1939 Ankara’sında iki katlı yedi odalı bir evin 9.330 liraya ve 93 lira taksitle satılabildiğinin anlatılması bile dönemin kira fiyatlarıyla karşılaştırma yapılabileceği düşüncesiyle sakıncalı bulunmuştu.
Bu örnekler sansürün bazen yalnız açık siyasi cümleleri değil, dolaylı çağrışım ihtimallerini de hedef aldığını gösteriyor.
| Başlık | 1969 | 1977 | Ortak nokta |
| Yapım | Türkiye’nin Kalbi: Ankara | Ankara belgesel dizisi | Ankara ve siyasal tarih |
| Müdahale | Yayın sırasında yönetici müdahalesi | Çok aşamalı denetim, revizyon, erteleme | Yayın denetimi |
| Tartışma ekseni | Sovyet görüntüleri ve propaganda tartışması | İnönü dönemi, Hitler/Mussolini ve iç siyaset bölümleri | Siyasi çağrışım ve tarih yorumu |
| Sonuç | Film yarıda kesildi; soruşturma | Kalan bölümler yayından kaldırıldı | Tek kanalın siyasi ağırlığı |
¤
Nalınlar: Müstehcenliğin ölçü birimi neydi?
Sansür yalnız siyaset değildi.
1974’te TRT, Necati Cumalı’nın Nalınlar oyununu televizyon için filme aldı. Oyun yeni değildi. Kent Oyuncuları’nda yüzlerce kez sahnelenmiş, Devlet Tiyatrolarında oynanmış, liselerde ve derneklerde sahneye konmuş, yabancı dillere çevrilmişti.
Buna rağmen TRT Denetleme Kurulu oyunu “müstehcen” buldu ve televizyonda gösterilmesini sakıncalı saydı.
Oktay Akbal 10 Mart 1974 tarihli Cumhuriyet’te bu kararı sert biçimde eleştiriyordu. Onun itirazı yalnız oyunun içeriğine ilişkin değildi; daha temel bir soruydu: Yıllarca sahnelenmiş, binlerce kişinin gördüğü bir tiyatro eserini televizyon için “müstehcen” yapan neydi?
Nalınlar’ın konusu bir köyde iki gencin ilişkisi ve kızın kaçırılıp kaçırılmadığı üzerine kurulu bir güldürüydü. Oyundaki ahlak anlayışı, kadın-erkek ilişkileri ve köy gelenekleri tartışılabilir; ancak dönemin tartışması bir başka sınırı görünür kıldı: Sahne tiyatrosunda kabul edilen bir içerik, evde çocuklarla birlikte izlenen televizyon için farklı mı değerlendirilmeliydi?
Bu argüman TRT açısından tamamen temelsiz değildi. Televizyon seyircisi yaş seçmiyor, program evin içine giriyordu. Fakat tam da bu nedenle “müstehcen” sözcüğünün somut ölçüsünün ne olduğu hayati hale geliyordu.
Sansürün kendisini anlatan program da yayından kalktı
29 Ekim 1977 tarihli Milliyet’in televizyon sayfasındaki haber neredeyse kara mizah gibi.
TRT’de yayımlanmak üzere “Türk Sinemasında Sansür” başlıklı bir açık oturum kaydedilmişti. Mahmut Tali Öngören’in yönettiği programa Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hakan Balamir, Semra Özdamar, Lütfi Akad, Vedat Türkali, Feyzi Tuna, Atilla Dorsay, Çetin Özek gibi sinema dünyasından çok sayıda isim katılmıştı.
Programda yeni sansür tüzüğü eleştiriliyor, oyuncular ve yönetmenler sinemadaki denetim uygulamalarını tartışıyordu.
Ve program yayınlanmadı.
TRT yetkilileri daha sonra bu açık oturumun önceki sansür tartışmasının devamına dönüştüğünü, amaçlanan ekonomik ve sosyal sorunları yeterince ele almadığını savundular. Dolayısıyla programın kaldırılmasına ilişkin kurumun bir editoryal gerekçesi vardı. Fakat tarihsel ironi değişmiyor:
Sansürü eleştiren bir program, yayına uygun bulunmadığı için ekrandan kaldırılmıştı.
SANSÜRÜN SANSÜRÜ
- 24 Ekim 1977: Türk Sinemasında Sansür açık oturumu kaydedildi.
- 29 Ekim 1977: Programın saat 17.45’te yayımlanması planlandı.
- Yayın günü: Program akıştan çıkarıldı.
- Katılımcılar: Oyuncular, yönetmenler, hukukçular ve sinema yazarları.
- TRT’nin sonraki açıklaması: Program, planlanan ekonomik ve sosyal sorunlardan çok yine sansür tartışmasına dönüşmüştü.
“Türk toplumuna uygun değildir” ne demekti?
Müzik denetiminde gördüğümüz “moral yıkıcı”, “müstehcen”, “anlamsız”, “insan haysiyetine aykırı” gibi kavramlar televizyon denetimindeki daha büyük sorunun küçük örnekleri.
Bu ifadelerin ortak özelliği ölçülmelerinin zor olmasıdır.
- Bir şarkıdaki kötü Türkçe saptanabilir.
- Bir görüntünün teknik kalitesi ölçülebilir.
- Ama “moral bozucu” içerik ne kadardır?
- Bir sahnenin toplum yapısına aykırı olduğunu kim belirler?
- Bir siyasi figürün tarihsel belgeselde görünmesi propaganda mıdır, tarihsel zorunluluk mudur?
- Bir yabancı ülke hakkında eleştiri dış politikaya zarar verir mi, yoksa gazeteciliğin doğal parçası mıdır?
Denetim sistemi bu sorulara cevap vermek zorundaydı; fakat cevapların önemli bölümü nesnel teknik kriterlerden çok dönemin siyasi ve kültürel değerlerine bağlıydı.
Bu nedenle aynı içerik farklı tarihlerde farklı kararlarla karşılaşabiliyordu.
Dış politika: dost ülkeyi kızdırmak da bir ölçüt müydü?
Türkiye’de sinema sansürünün dönemin daha genel kuralları, “dost devletlerin hissiyatını rencide eden”, başka devletlerin propagandasını yapan veya Türkiye aleyhine propaganda aracı olabilecek görüntülere karşı özel hassasiyet taşıyordu. TRT’nin kendi iç denetim sistemi bu sinema mevzuatıyla birebir aynı değildi; bu iki mekanizmayı birbirine karıştırmamak gerekir.
Fakat televizyon tartışmalarında dış politika kaygısı da açık biçimde görülüyordu.
Türkiye’nin Kalbi: Ankara örneğinde Sovyet görüntülerinin ve Rusça yazıların “komünizm propagandası” olarak yorumlanması bunun en açık vakalarından biri. Burada sorun yalnız iç siyaset değildi; Soğuk Savaş koşullarında Sovyetler Birliği’nin Türkiye ekranında nasıl temsil edileceği de tartışmanın parçasıydı.
1970’lerde Kıbrıs, Yunanistan, ABD ambargosu, Sovyetler Birliği ve Ortadoğu gibi konular düşünüldüğünde televizyonun dış politika alanında “yalnızca görüntü gösteren” nötr bir araç olması zaten mümkün değildi. Hangi görüntünün seçildiği başlı başına siyasi anlam taşıyabiliyordu.
Ancak bu dosyada her dış politika örneğini otomatik olarak “sansür” diye adlandırmamak gerekir. Yayınlanmayan veya değiştirilen somut program için belge yoksa, yalnız diplomatik hassasiyet bulunduğunu söylemekle yetinmek daha doğru.
Halk sansüre karşı mıydı?
Bu soruya da tek cevap vermek mümkün değil.
Bazı izleyiciler ve sanat çevreleri TRT’nin denetim politikalarını aşırı buluyor, programların kaldırılmasına ve sanatçıların ekrandan uzaklaştırılmasına itiraz ediyordu.
Ama toplumun başka kesimleri tam tersine TRT’nin yeterince milli, dini veya ahlaki olmadığını düşünüyor ve kurum üzerinde daha fazla yön değişikliği talep ediyordu.
23 Kasım 1975’te Ankara’da sağ görüşlü bir gençlik grubunun Radyoevi önündeki yürüyüşünde “Tarafsız TRT” ve “Milli TRT” sloganları atıldı. 14 Şubat 1977’de ise MSP’li oldukları bildirilen yaklaşık 300 genç TRT Genel Müdürlüğü önünde “Milli TRT” sloganlarıyla gösteri yaptı; protestonun nedeninin Hak-İş Genel Kuruluna televizyon kameralarının gitmemesi olduğu dönemin Cumhuriyet haberinde yer aldı.
Bu örnekler çok önemli. Çünkü “devlet sansür uyguluyordu, halk özgürlük istiyordu” gibi basit bir tablo kurmaya izin vermiyor.
- Toplumun bir bölümü daha az denetim istiyordu.
- Başka bir bölümü ise ekranın kendi değerlerini daha fazla yansıtmasını ve rakip gördüğü içeriklere daha az yer verilmesini istiyordu.
Yani denetim baskısı yalnız yukarıdan aşağıya işlemiyordu. Siyasi partiler, sanatçılar, izleyiciler, gençlik örgütleri ve basın da TRT’nin ne göstermesi gerektiği konusunda sürekli baskı üretiyordu.
Tek kanalın ahlakı
Bugün bir program bir kanalda yayınlanmazsa başka yerde gösterilebilir. İnternette dolaşabilir. Yapımcı kendi kanalını açabilir.
1970’lerde böyle bir kaçış yolu yoktu.
Bir tiyatro oyunu sahnede oynanabilir ama televizyonda gösterilmezse milyonlarca insan onu hiç göremeyebilirdi.
Bir şarkı plakta satabilir ama TRT’ye giremezse sanatçı ülke çapında aynı görünürlüğe erişemeyebilirdi.
Bir belgesel hazırlanabilir ama yayın planından çıkarılırsa yıllarca arşivde kalabilirdi.
Bu nedenle TRT’nin “yayınlanabilir / yayınlanamaz” kararı yalnız editoryal tercih değildi; kültürel dolaşımın sınırını belirleyen bir karar haline gelebiliyordu.
Sansürün en büyük gücü de tam burada yatıyordu.
Makası kim tutuyordu?
Bu sorunun tek adı yok.
- Bazen Genel Müdür.
- Bazen Denetim Müdürlüğü.
- Bazen program dairesi.
- Bazen müzik kurulu.
- Bazen siyasi iktidar baskısı.
- Bazen yayıncıların kendi kendine uyguladığı oto sansür.
- Bazen de izleyiciden gelen toplumsal ve siyasi baskı.
1970’lerin tek kanallı Türkiye’sinde sansür, bir memurun makasıyla açıklanamayacak kadar büyük bir sistemdi.
Ve bu sistemin en önemli özelliği, yalnız neyi görmeyeceğimizi belirlemesi değildi.
Neyi “normal”, neyi “sakıncalı”, neyi “milli”, neyi “müstehcen”, neyi “propaganda” sayacağımıza dair görünmez bir sınır da çiziyordu.
Televizyon ülkeye dünyayı gösterirken, aynı anda dünyanın hangi bölümünün gösterilmeyeceğine de karar veriyordu.
KAYNAK NOTLARI
Ayşe Çelenk — TRT Yayın Denetleme Kurulu ve yayın denetimi üzerine çalışma
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/212989
Tülay Aydın — “Ankara” ve “Türkiye’nin Kalbi: Ankara” Belgeselleri Bağlamında Özerklikten Tarafsızlığa TRT ve Sansür
https://dergipark.org.tr/tr/pub/cttad/article/1645652
Cumhuriyet, 10 Mart 1974 — Oktay Akbal, “TRT’de Ne Oluyor?” / Nalınlar tartışması
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1974/3/10/2
Milliyet Sanat, 8 Şubat 1974 — Nalınlar oyunu ve sahne geçmişi
https://www.gastearsivi.com/gazete/milliyet_sanat/1974-02-08/13
Milliyet, 29 Ekim 1977 — “Türk Sinemasında Sansür” açık oturumunun yayından kaldırılması
https://www.gastearsivi.com/gazete/milliyet2/1977-10-29/10
TV’de 7 Gün, 7 Kasım 1977 — TRT’nin açık oturumun kaldırılmasına ilişkin açıklaması
https://www.gastearsivi.com/gazete/tvde7gun/1977-11-07/9
Cumhuriyet, 14 Şubat 1977 — TRT Genel Müdürlüğü önündeki “Milli TRT” gösterisi
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/en/catalog/192/1977/2/14/7
Milliyet, 23 Kasım 1975 — Radyoevi önünde “Tarafsız TRT / Milli TRT” sloganları
https://www.gastearsivi.com/gazete/milliyet2/1975-11-23/6
Kültür ve Turizm Bakanlığı Film Mirasım — Türkiye’nin Kalbi Ankara
https://filmmirasim.ktb.gov.tr/tr/film/trkiyenin-kalbi-ankara-1