1975’in sonunda TV’de 7 Gün dergisi yılın bilançosunu çıkarırken çarpıcı bir sayı veriyordu: O yıl televizyonda 10 yerli diziye karşılık 18 yabancı dizi izlenmişti. Liste uzundu: Alo Polis, Arsen Lüpen, Columbo, Doktorlar, Kaçak, Tatlı Cadı, Tatlı Sert, Uzay 1999, Uzay Yolu ve daha niceleri.
Bu sayı bize yalnız TRT’nin satın alma politikasını anlatmıyor.
1970’lerin Türkiye’sinde yabancı dizi, başka bir ülkeye gitmeden başka bir hayatı görmenin en düzenli yollarından biriydi.
- Amerikan evleri.
- İngiliz ofisleri.
- Hastaneler.
- Polis merkezleri.
- Banliyöler.
- Otomobiller.
- Kadınların çalışma biçimleri.
- Çocukların ebeveynleriyle konuşma tarzı.
- İnsanların boşanması, sevgili olması, yalnız yaşaması.
- Telefonlar, mutfaklar, buzdolapları, mobilyalar, kıyafetler.
- Ve geleceğin nasıl görünebileceğine ilişkin teknoloji hayalleri.
Televizyon yabancı diziler aracılığıyla yalnız hikâye taşımadı.
Dünyanın gündelik hayatını salona soktu.
1975: 10 yerli dizi, 18 yabancı dizi
TV’de 7 Gün’ün 1975 yıl sonu listesi yalnız sayı bakımından değil, çeşitlilik bakımından da dikkat çekici.
10 yerli dizi arasında Aşk-ı Memnu, Kaynanalar, Ömer Seyfettin Dizisi, Sarıpınar 1914 ve Tütün Zamanı bulunuyordu.
Yabancı tarafta ise polisiye, macera, bilimkurgu, hastane dizisi, komedi ve klasik uyarlamalar yan yana duruyordu.
Bu oran, TRT’nin “yabancı içerik bağımlısı” olduğu sonucunu tek başına kanıtlamaz. Çünkü yerli üretim televizyon açısından henüz gençti; stüdyo, senaryo, yönetmen, dekor, oyuncu ve teknik altyapı üretmek ithal bir diziyi satın almaktan daha zor ve pahalı olabiliyordu.
Ama izleyicinin deneyimi açısından sonuç açıktı.
1975’te ekranın önemli bir bölümü başka ülkelerde üretilmiş hikâyelerden oluşuyordu.
| 1975 | Sayı | Örnekler | Editoryal anlam |
| Yerli dizi | 10 | Aşk-ı Memnu, Kaynanalar, Ömer Seyfettin Dizisi… | Yerli televizyon anlatısı henüz kuruluyor |
| Yabancı dizi | 18 | Columbo, Uzay 1999, Tatlı Cadı, Tatlı Sert… | Dış dünyanın gündelik hayatı ve tür çeşitliliği |
Dünyayla aynı anda mı izliyorduk?
Bu konuda nostaljinin hafızayı biraz hızlandırdığı oluyor. “Biz o dizileri dünyayla aynı anda izliyorduk” cümlesi bütün yabancı diziler için doğru değil. Bazıları gerçekten olağanüstü kısa gecikmeyle Türkiye’ye geldi. Bazıları ise yıllar sonra. En iyi örnek Uzay 1999.
Dizinin İngiltere’deki ilk yayını 4 Eylül 1975’ti. TRT’nin yeni sezon programına göre Uzay 1999, Türkiye’de 11 Ekim 1975 Cumartesi günü saat 19.00’da ekrana girdi. Arada yaklaşık beş hafta var. 1975 koşullarında bu gerçekten çok kısa. Bir Türk izleyici Moonbase Alpha’yı, Avrupa’daki izleyiciden yalnız birkaç hafta sonra görüyordu.
TV’de 7 Gün de diziyi tanıtırken bunu bir prestij unsuru olarak sunuyor; Türkiye’nin Avrupa televizyonlarıyla aynı dönemde bu büyük yapımı izleyeceğini vurguluyordu.
Ama Columbo aynı örnek değil. Columbo’nun düzenli Amerikan dizisi olarak başlangıcı 15 Eylül 1971. Türkiye’de ise 1975 sonbaharında yeni sezonun büyük yabancı dizilerinden biri olarak tanıtılıyor ve 12 Ekim 1975’te Pazar gecesi programına yerleştiriliyor. Yaklaşık dört yıllık fark.
Charlie’nin Melekleri de başka bir örnek. Dizi ABD’de 22 Eylül 1976’da başladı. TRT’de 13 Kasım 1977 Pazar akşamı saat 20.40’ta yayımlanan “Kadın Katili” bölümüyle artık düzenli biçimde ekrandaydı. Yaklaşık 14 ay.
Dolayısıyla tek cümlelik doğru şu: Türkiye bazı yapımları Avrupa’yla neredeyse eşzamanlı izledi, bazılarını ise yıllar sonra. Bu farkın arkasında yalnız popülerlik değil; satın alma fiyatı, döviz, yayın hakkı, teknik format ve TRT’nin program tercihleri vardı.
DİZİLER TÜRKİYE’YE NE KADAR GEÇ GELDİ?
- Uzay 1999 — İngiltere: 4 Eylül 1975 / TRT: 11 Ekim 1975 / yaklaşık 5 hafta.
- Columbo — ABD düzenli yayın: 15 Eylül 1971 / TRT büyük çıkış: 1975 sonbaharı / yaklaşık 4 yıl.
- Charlie’nin Melekleri — ABD: 22 Eylül 1976 / TRT: Kasım 1977 / yaklaşık 14 ay.
- Tatlı Cadı — ABD: 1964–1972 / TRT’de 1975’te hâlâ çok izlenen yabancı komedilerden biri.
- Sonuç — “Dünyayla aynı anda” yalnız bazı yapımlar için doğru.
1975’te geleceği seyretmek
Uzay 1999 bu dosyanın en güçlü örneği.
Dizinin öyküsü 1999 yılında geçiyor. Ay’ın yörüngeden kopması sonucu Moonbase Alpha’nın personeli uzayın derinliklerine savruluyor.
Bugünden bakınca bazı teknolojiler retro görünebilir.
1975’te ise durum tamamen farklı.
- Bilgisayar ekranları.
- Elektronik kumanda merkezleri.
- Görüntülü haberleşme.
- Otomatik kapılar.
- Uzay araçları.
- Ay üssü.
- Nükleer enerji.
- Başka gezegenler.
- Başka uygarlıklar.
Bir Türk çocuğu ya da yetişkini için bunların büyük bölümü gündelik hayatın değil, geleceğin diliydi.
Türkiye’de ev telefonunun bile her hanede bulunmadığı bir dönemde, ekranda insanlar uzak mesafelerle görüntülü konuşuyor.
Uzay üssünün kapıları dokunmadan açılıyor.
Bilgisayarlar insanlara bilgi veriyor.
Elektronik paneller bütün ortamı kontrol ediyor.
Bugün sıradanlaşan birçok teknolojik jest, 1975 seyircisi için bilimkurgu estetiğinin parçasıydı.
Bu yüzden Uzay 1999’u yalnız “sevilen bilimkurgu dizisi” diye hatırlamak eksik.
Dizi Türkiye’ye gelecek fikrinin görsel sözlüğünü de taşıdı.
▶ VİDEO | Space: 1999
Columbo: Katili baştan biliyoruz, yine de seyrediyoruz
Columbo Türkiye’ye yalnız Amerikan polisiye dizisi getirmedi.
Polisiyenin çalışma biçimini de değiştirdi.
Klasik polisiye genellikle “katil kim?” sorusu üzerine kuruludur.
Columbo’da ise çoğu bölümde katili baştan görürüz.
Cinayetin nasıl işlendiğini biliriz.
Gerilim, suçlunun kimliğinde değil, Columbo’nun o kusursuz görünen hikâyedeki küçük çatlağı nasıl bulacağındadır.
Bu yapı seyirciyi dedektifle aynı yarışa sokmaz.
Seyirciyi suçlunun yanında oturtup Columbo’nun onu nasıl sıkıştıracağını izletir.
Bir başka katman sınıftır.
- Columbo çoğu kez pahalı evlere girer.
- Başarılı doktorların, sanatçıların, iş insanlarının, yazarların karşısına çıkar.
- Üzerinde buruşuk pardösü.
- Eski araba.
- Dağınık görünüş.
- Sürekli özür dileyen tavır.
- Ve karşısında kendisinden çok daha “üst sınıf” görünen, kendine güvenen katil.
Ama sonunda kazanan hep o dağınık polis olur.
Bu, 1970’lerin Türkiye’sinde ayrıca çekici bir sınıf fantezisi olarak okunabilir:
Parası, evi, arabası ve statüsü olan insan zekâ karşısında yenilebilir.
Bunu “Türk seyircisi diziyi bu yüzden sevdi” diye kesinleştirmek mümkün değil.
Ama dizinin anlatı düzeninin böyle bir sınıfsal okuma üretmeye açık olduğu çok net.
▶ VİDEO | Eee… Bir şey daha…
Tatlı Cadı: Amerikan banliyösü Türk salonunda
Tatlı Cadı’nın özgün adı Bewitched.
ABD’de ilk kez 17 Eylül 1964’te yayımlandı ve 1972’ye kadar devam etti. Türkiye’de ise 1975’te hâlâ TRT’nin tanıdık yabancı dizilerindendi.
Hikâyenin merkezinde Samantha ile Darrin’in evliliği var.
Darrin reklamcı.
Samantha cadı.
Ama dizinin asıl dünyası büyü değil, Amerikan banliyö hayatı.
- Müstakil ev.
- Komşular.
- Mutfak.
- Oturma odası.
- Kocanın işe gidişi.
- Ev kadını rolü.
- Reklam sektörü.
- Tüketim kültürü.
- Çocuk.
- Kayınvalide.
- Misafir.
Türkiye’de apartmanlaşmanın ve iç göçün hızlandığı bir dönemde bu ev düzeni seyirciye yalnız komedi sunmuyor; başka bir orta sınıf gündelik hayatı da gösteriyordu.
Dizinin kadın açısından çelişkisi daha da ilginç.
Samantha olağanüstü güce sahip.
Bir hareketle hayatı değiştirebilir.
Ama kocası ondan çoğu zaman bu gücü kullanmamasını ve “normal” evlilik hayatı sürmesini ister.
Dolayısıyla Tatlı Cadı aynı anda iki mesaj taşıyor:
- Kadın erkeğin sahip olmadığı güce sahip olabilir.
- Ama bu güç ev içindeki normlara uyum sağlamak için bastırılmalıdır.
Bugünün toplumsal cinsiyet okumasıyla bakıldığında dizi tam bu çelişki üzerinde yükseliyor.
Charlie’nin Melekleri: çalışan kadın mı, erkek bakışı mı?
Charlie’nin Melekleri 1977 sonunda TRT’ye geldiğinde ekrandaki üç kadın Türkiye için oldukça farklı bir kadınlık imgesi sunuyordu.
- Çalışıyorlar.
- Otomobil kullanıyorlar.
- Suçluların peşine düşüyorlar.
- Silah kullanabiliyorlar.
- Tek başlarına göreve gidiyorlar.
- Erkeklerle fiziksel mücadeleye girebiliyorlar.
Kadın karakterler hikâyenin kenarında değil, merkezinde.
Bu açıdan dizi, kadınların profesyonel ve bağımsız aktör olarak gösterildiği güçlü bir popüler kültür görüntüsüydü.
Ama bunun hemen yanında başka bir gerçek daha var.
Dizi aynı zamanda kadın yıldızların güzelliğini pazarlıyordu.
- Saç.
- Kıyafet.
- Bikini.
- Pozlar.
Farrah Fawcett’in saç modeli ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de moda haberine dönüşüyor. 28 Kasım 1977 tarihli TV’de 7 Gün, Türkiye’de Filiz Akın, Emel Sayın ve Itır Esen gibi isimlerin bile “Farrah saçına” yöneldiğini yazıyordu.
Dolayısıyla Charlie’nin Melekleri için “Türkiye’ye feminizm getirdi” demek fazla basit.
Ama yalnız “güzel kadınların dizisi” demek de yetersiz.
Dizi aynı anda iki şeyi yapıyordu:
- Kadını eylemin merkezine koyuyordu.
- Ve o kadın bedenini yoğun biçimde görsel tüketim nesnesine dönüştürüyordu.
Bir dizi aslında kaç şey gösteriyordu?
Yabancı dizi yalnız ana hikâyeyi anlatmaz. Arka planda sürekli bir toplum bilgisi taşır.
- Columbo’da Los Angeles’ın evleri, otomobilleri, sanat galerileri ve zenginleri görünür.
- Doktorlar’da hastane düzeni, doktor-hasta ilişkisi ve tıp teknolojisi.
- Kaçak’ta polis, adalet sistemi ve bireyin devletle çatışması.
- Tatlı Sert’te İngiliz mizahı, moda, ajanlık ve şehir hayatı.
- Arsen Lüpen’de Avrupa’nın tarihsel kentleri, sınıf kültürü ve “centilmen hırsız” fikri.
- Uzay Yolu’nda farklı uygarlıklar, teknoloji ve insanlığın geleceği.
- Bonanza’da Amerikan Batısı, toprak, aile ve mülkiyet.
Çocuk bunu başka türlü okur.
Yetişkin başka türlü.
Ama ikisi de aynı şeyi yapar:
Kendi hayatını başka hayatlarla karşılaştırır.
| No. | Dizi | Gösterdiği dünya | Okuma ekseni |
| 1 | Uzay 1999 | Uzay üssü, bilgisayar, görüntülü iletişim | Teknolojik gelecek |
| 2 | Columbo | Los Angeles, zenginler, polis | Sınıf ve zekâ |
| 3 | Tatlı Cadı | Amerikan banliyösü, reklam, aile | Kadın gücü / ev içi norm |
| 4 | Charlie’nin Melekleri | Çalışan kadın, suç, moda, güzellik | Bağımsızlık / erkek bakışı gerilimi |
| 5 | Kaçak | Adalet, masumiyet, kaçış | Devlet ve birey |
| 6 | Doktorlar | Hastane, doktor-hasta ilişkisi, tıp | Modern kurumlar |
| 7 | Tatlı Sert | İngiliz mizahı, moda, şehir | Stil ve ajanlık |
| 8 | Arsen Lüpen | Avrupa, zekâ, tarihsel kentler | Suçun cazibesi / sınıf |
| 9 | Uzay Yolu | Farklı uygarlıklar, etik kararlar | Gelecek ve insanlık fikri |
Bu nedenle yabancı diziye “gayriresmî antropoloji dersi” demek abartılı olmayabilir.
Seyirci başka toplumun kanun kitabını okumaz.
Mutfağını görür.
İşyerini görür.
Kadının erkeğe nasıl hitap ettiğini görür.
Çocuğun babasıyla nasıl tartıştığını görür.
Polisin suçluya nasıl davrandığını görür.
Doktorun hastayla nasıl konuştuğunu görür.
Ve kendi hayatıyla arasındaki farkı fark eder.
Yabancılar neden Türk gibi konuşuyordu?
Bu yabancı dünya Türkiye’ye olduğu gibi gelmiyordu.
Arada dublaj vardı.
Dublaj yalnız yabancı cümleyi Türkçeye çevirmek değildir.
- Karakterin sesini değiştirir.
- Mizahın ritmini değiştirir.
- Deyimi başka deyimle karşılar.
- Argo yumuşatılabilir.
- Kültürel referans açıklanabilir ya da kaybolabilir.
Bir karakterin Türkiye’deki kişiliği, özgün oyuncunun sesinden farklı bir ses oyuncusunun yorumu üzerinden kurulabilir.
Bu yüzden Türk seyircinin izlediği Columbo, Tatlı Cadı ya da Uzay 1999 bütünüyle “Amerikan” veya “İngiliz” değildi.
- TRT tarafından satın alınmış.
- Denetlenmiş.
- Çevrilmiş.
- Seslendirilmiş.
- Yayın saatine yerleştirilmiş bir versiyondu.
Yani yabancı dünya filtreden geçerek salona giriyordu.
Bu filtre bazen karakterleri seyirciye yakınlaştırıyordu.
- Deyimler Türkçeleşiyor.
- Cümleler yerelleşiyor.
- Sesler tanıdık hale geliyor.
Yabancı karakter, birkaç bölüm sonra mahalleden biri kadar tanıdık gelebiliyordu.
Dublaj bu nedenle yalnız teknik hizmet değil, kültürel uyarlamaydı.
TRT hangi dünyayı satın alabiliyordu?
Yabancı dizinin ekrana gelmesi için önce satın alınması gerekiyordu.
Ve 1970’lerin sonundaki Türkiye’de döviz meselesi giderek kritik hale geliyordu.
8 Mayıs 1978 tarihli Cumhuriyet’in Cannes televizyon pazarından aktardığı haber bunu çok iyi gösteriyor.
Dünya çapında büyük olay yaratan Roots dizisinin yapımcıları bir önceki yıl 60 bin dolar istemiş, 1978’de fiyatı 30 bin dolara kadar indirmişti.
TRT yine pahalı buldu.
Dönemin TRT Televizyon Daire Başkanı Yılmaz Dağdeviren, kurumun geçmiş yıllarda 6 bin dolar civarındaki satın alma sınırında ısrar ettiğini anlatıyordu.
Ama hikâyenin daha da ilginç tarafı var.
Yapımcı firma, Türkiye’de yayınların siyah-beyaz olduğunu öğrenince Roots’u satma konusunda isteksiz davranmıştı. Dizi renkli üretilmişti ve yapımcılar siyah-beyaz gösterildiğinde görsel etkisinin kaybolacağını, Türk seyircinin “Roots da bu muymuş?” diyebileceğini düşünüyordu.
Bu olağanüstü bir örnek.
Türkiye’nin kültürel küreselleşmesinin sınırını bazen sansür değil, ekranın rengi ve döviz bütçesi belirliyordu.
Bazı dünyaları görmek istiyorduk.
Ama satın alamıyorduk.
Bazılarını satın alabiliyorduk.
Ama teknik altyapımız yapımcının istediği biçimde gösteremiyordu.
KÖKLER NEDEN 1978’DE GELMEDİ?
- Dünya çapında çok büyük seyirci başarısı.
- İstenen fiyat önce 60 bin dolar.
- 1978’de fiyat 30 bin dolara kadar düştü.
- TRT’nin alıştığı sınır yaklaşık 6 bin dolar civarında.
- Türkiye hâlâ siyah-beyaz yayın yapıyor.
- Yapımcı, renkli yapımın siyah-beyaz gösterilmesinin etkisini bozacağını düşünüyor.
- Sonuç: Kültürel ithalatın sınırı yalnız ideoloji değil; döviz ve teknoloji.
TRT dünyayı seçiyordu
Bu nedenle 1970’lerin seyircisi “dünyayı” doğrudan görmedi.
- TRT’nin satın alabildiği dünyayı gördü.
- TRT’nin yayınlamayı uygun bulduğu dünyayı gördü.
- Dublaj ekibinin Türkçeleştirdiği dünyayı gördü.
- Teknik sistemin gösterebildiği dünyayı gördü.
Bu fark önemli.
Yabancı diziler Türkiye’yi dış dünyaya açan pencereydi.
Ama pencerenin çerçevesini kamu yayıncısı belirliyordu.
- Dizinin fiyatı yüksekse gelmiyordu.
- İçerik uygun bulunmazsa değiştirilebiliyordu.
- Yayın saati TRT tarafından belirleniyordu.
- Dublaj karakterin tonunu dönüştürüyordu.
- Siyah-beyaz ekran renkli dünyayı yeniden biçimlendiriyordu.
Buna “filtrelenmiş modernlik” diyebiliriz.
Dünya eve giriyordu.
Ama gümrükten geçerek.
Peki bütün bunlar Türkiye’ye ne yaptı?
En zor soru bu.
- Columbo’yu izleyen kişi ertesi gün Amerikan gibi davranmadı.
- Tatlı Cadı izleyen aile banliyö hayatına geçmedi.
- Charlie’nin Melekleri izleyen kadınların hayatı bir gecede değişmedi.
- Uzay 1999 Türkiye’yi teknoloji toplumuna dönüştürmedi.
Televizyonun etkisini böyle mekanik okumak yanlış.
Ama başka hayatların düzenli biçimde görünür olması çok önemli bir eşik yarattı.
İnsan artık yalnız kendi mahallesindeki hayatı bilmiyordu.
- Başka evlerin nasıl döşendiğini görüyordu.
- Başka kadınların nasıl çalıştığını görüyordu.
- Başka çocukların anne babalarıyla nasıl konuştuğunu görüyordu.
- Başka ülkelerin teknolojisini ve tüketim nesnelerini görüyordu.
Ve belki ilk kez düzenli biçimde şu duyguyla karşılaşıyordu:
Başka türlü yaşamak mümkünmüş.
Bir sonraki dosyada tam olarak bu sorunun peşine düşeceğiz: Korumacı ekonominin, sınırlı dış temasın ve tek kanalın bulunduğu 1970’ler Türkiye’sinde bu yabancı görüntüler toplumun kendisini görme biçimini nasıl değiştirdi?
KAYNAK NOTLARI
TV’de 7 Gün, 29 Aralık 1975 — 1975’te 18 yabancı dizi / 10 yerli dizi
https://www.gastearsivi.com/gazete/tvde7gun/1975-12-29/3
TV’de 7 Gün, 15 Eylül 1975 — Yeni sezon dizileri; Uzay 1999 11 Ekim, Columbo 12 Ekim
https://www.gastearsivi.com/gazete/tvde7gun/1975-09-15/7
Cumhuriyet, 13 Kasım 1977 — Charlie’nin Melekleri, TRT yayın akışı
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/11/13/6
ABC News — Charlie’s Angels, ABD başlangıcı 22 Eylül 1976
https://abcnews.com/Entertainment/charlies-angels-celebrates-40th-anniversary/story?id=42283588
TV’de 7 Gün, 28 Kasım 1977 — Farrah Fawcett saç modasının Türkiye’deki yankısı
https://www.gastearsivi.com/gazete/tvde7gun/1977-11-28/8
Sony Pictures / Television Academy — Bewitched / Tatlı Cadı
https://www.sonypictures.com/tv/bewitched
https://interviews.televisionacademy.com/shows/bewitched
Cumhuriyet, 8 Mayıs 1978 — Cannes televizyon pazarı, Roots fiyatı ve siyah-beyaz yayın sorunu
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/en/catalog/192/1978/5/8/10