1970’lerde Türkiye’de futbol elbette en popüler spordu. Statlar doluyor, gazetelerin spor sayfaları büyük ölçüde futbola ayrılıyor, Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş haftanın gündemini belirliyordu. Ama televizyonu açtığınızda aynı hâkimiyeti her zaman göremiyordunuz. Lig maçları düzenli biçimde canlı yayınlanmıyor, bazı haftalar maçtan yalnız kısa görüntüler geliyor, bazı büyük karşılaşmalar için günlerce “verilecek mi, verilmeyecek mi?” pazarlığı yapılıyordu.
Buna karşılık aynı tek kanal size Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası’nı naklen verebiliyor, masa tenisi gösterebiliyor, amatör boksu, voleybolu, jimnastiği ve atletizmi uzun yayın kuşaklarına yerleştirebiliyordu. 1976 Montreal Olimpiyatları için TRT yaklaşık 90 saat yayın planlıyor; bazı geceler ekran gece yarısından sonra da açık kalıyordu.
Bugünün spor televizyonculuğu açısından bu dağılım tuhaf görünebilir.
Ama TRT’nin mantığı bugünkü “en çok seyredilen spora en çok süre” denkleminden farklıydı.
Kamu yayıncısı sporu yalnız seyirlik değil, eğitim alanı olarak da görüyordu.
Bu nedenle 1970’lerde tek kanal, milyonlarca kişiye futbol dışında hiç aramayacakları sporları da gösterdi.
Futbol neden televizyonda bu kadar zor görünüyordu?
Bugün lig maçlarının televizyonla ilişkisi neredeyse otomatik: yayıncı hakları satın alır, fikstür yayın programına göre şekillenir, kulüpler gelirlerinin önemli kısmını televizyondan kazanır.
1970’lerde denklem tersine yakındı.
Kulüplerin temel korkusu televizyonun seyirciyi stattan uzaklaştırmasıydı. Bir maç evden ücretsiz izlenebiliyorsa neden bilet alınsın? Özellikle büyük kulüpler için gişe geliri önemliydi; yayın hakkı gelirleri henüz bugünkü gibi sistemleşmemişti.
3 Ocak 1975 tarihli Cumhuriyet bu tartışmayı özetlerken, 1974 boyunca çeşitli modellerin gündeme geldiğini yazıyordu: Maçlar cumartesiye alınsın, yayın yalnız maçın oynandığı ilin dışına verilsin, televizyon yüzünden maça gelmeyen seyircinin bilet geliri TRT tarafından telafi edilsin…
Aynı habere göre TRT ile Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü Mart 1974’te profesyonel futbol maçlarının canlı yayınının ülke sporuna zarar verdiği görüşünde birleşmiş, bunun yerine “eğitim yönünden yararlı bulunan” karşılaşmaların sınırlı biçimde yayınlanması yaklaşımı benimsenmişti.
Bu cümle TRT’nin spor yayıncılığının anahtarını veriyor:
Popüler olan otomatik olarak öncelikli değildi.
“Kamu yararı” ve “eğiticilik” de yayın kararının parçasıydı.
LİG MAÇI İÇİN 1970’LERDE TARTIŞILAN ÇÖZÜMLER
- Maç hiç canlı verilmesin.
- Maç cumartesiye alınsın.
- Yayın yalnız karşılaşmanın oynandığı ilin dışına verilsin.
- TRT, kulübün kaybettiği gişe gelirini karşılasın.
- Maç bittikten sonra geniş özet yayınlansın.
- Haftanın bir maçı için kulüplerle özel yayın anlaşması yapılsın.
Bu tartışma 1970’lerin sonunda bile bitmedi. 26 Haziran 1978’de Cumhuriyet, TRT Spor Şubesinin üç modeli hâlâ masada tuttuğunu yazıyordu: lig maçlarını hiç canlı vermemek; pazar günü maçlar bittikten sonra geniş özet yayınlamak; ya da haftanın bir karşılaşmasını kulüplerle anlaşarak canlı vermek. Üçüncü seçenekte kulüplerin seyirci kaybının yayın hakkı ücretiyle karşılanması ve diğer kulüplerin zararını azaltmak için özel bir fon kurulması bile düşünülüyordu.
Yani 1978’de bile Türkiye “lig futbolu televizyonda nasıl gösterilmeli?” sorusunun kalıcı cevabını bulmuş değildi.
Fenerbahçe–Beşiktaş: Anlaşma var, yayın yok
26 Eylül 1975’te Cumhuriyet’in spor sayfasında büyük maçın kendisinden önce başka bir tartışma vardı: Fenerbahçe–Beşiktaş karşılaşması televizyondan naklen verilecek miydi?
Kulüplerin genel sekreterleri TRT ile prensipte anlaştıklarını ve 150’şer bin liralık sözleşme imzaladıklarını söylüyordu. Maçın gece mi gündüz mü oynanacağı bile yayın ihtimaliyle birlikte tartışılıyordu.
Fakat TRT sonunda karşılaşmanın naklen yayınlanmayacağını açıkladı.
Bu örnek, “TRT futbol istemiyordu” gibi basit bir sonuca izin vermiyor. Tam tersine yayın için pazarlık yapılıyor, ücret belirleniyor, saat konuşuluyor; fakat kulüp, federasyon, gişe ve yayın dengesi bir türlü istikrarlı modele dönüşmüyordu.
Bazen futbol ekrana geliyordu.
Bazen gelmiyordu.
Bazen yalnız parçalar halinde geliyordu.
Ve seyirci çoğu zaman maç haftasına girerken ne izleyeceğini kesin olarak bilmiyordu.
| Yıl / olay | Yayın durumu | Temel sorun | Ne gösteriyor? |
| 1974–75 | Profesyonel canlı maçlara mesafe | Gişe kaybı ve ülke sporuna zarar kaygısı | Kamu hizmeti futbolun popülerliğinden ayrı düşünülüyordu |
| 26 Eylül 1975 | Fenerbahçe–Beşiktaş canlı verilmedi | 150’şer bin TL anlaşma konuşulmasına rağmen yayın yok | Kulüp–TRT dengesi oturmamıştı |
| 29 Ekim 1975 | İrlanda–Türkiye Dublin’den canlı | Ulusal karşılaşma, gişe tartışması daha zayıf | Milli maç kamu yayını önceliği taşıyordu |
| 1977 | Pazarspor’da lig maçından bölümler | Tam maç yerine kısa canlı pencereler | Futbol parçalar halinde de verilebiliyordu |
| 1978 | Üç ayrı çözüm hâlâ masada | Canlı/özet/hiç yayınlamama modelleri | Sorun hâlâ çözülmemişti |
¤
Milli maç başka şeydi
Lig futbolundaki bu tereddüt, milli maçlarda aynı ölçüde görülmüyordu.
29 Ekim 1975’te Türkiye, Avrupa Uluslar Kupası elemesinde İrlanda ile Dublin’de oynadı. Cumhuriyet karşılaşmanın Türkiye saatiyle 18.00’de TRT tarafından Dublin’den naklen verileceğini açıkça duyuruyordu.
Bu fark önemli.
Kulüp maçında gişe kaybı, kulüplerin gelirleri ve haftanın diğer karşılaşmaları devreye giriyordu. Milli maç ise “ülkenin maçı” olarak daha güçlü bir kamusal gerekçeye sahipti.
Aynı ayrım Avrupa kupaları ve büyük uluslararası organizasyonlarda da görülebiliyordu.
TRT’nin spor politikası açısından futbolun kendisi değil, futbolun hangi bağlamda oynandığı önem taşıyordu.
Lig karşılaşması ticari ve kulüpsel bir sorun yaratabiliyordu.
Milli maç ise ulusal yayın olayıydı.
Olimpiyat geldiğinde ekranın kuralları değişti
1976 Montreal Olimpiyatları futbol yayınlarının bütün bu kıtlığının yanında bambaşka bir televizyon dünyası yaratıyor.
7 Haziran 1976 tarihli Cumhuriyet’in haberine göre olimpiyatların uluslararası televizyon organizasyonu toplam 110 saatlik görüntü hazırlayacaktı; TRT bunun yaklaşık 90 saatini ekrana taşımayı planlıyordu.
90 saat.
Normal haftalarda birkaç saat açık kalan bir televizyon için olağanüstü büyüklükte bir spor paketi.
TRT bu yayın için Eurovision sistemine, uydu katkı payı dahil 78 bin dolar ödüyor; İsviçre’den Türkiye’ye hat kirası ve ekip masrafları eklendiğinde toplam maliyetin yaklaşık 2,5 milyon liraya ulaşacağı hesaplanıyordu.
Ama kurum bunu pahalı bir lüks olarak görmüyordu. Olimpiyat nedeniyle reklam kapasitesinin artacağı ve maliyetin karşılanabileceği düşünülüyordu.
Daha önemlisi yayın planıydı.
- Atletizmin tamamı canlı verilecekti.
- Yüzme büyük ölçüde canlı olacaktı.
- Jimnastik ve boks hem banttan hem canlı gelecekti.
23 Temmuz’dan itibaren geceleri 22.00–01.00 arasında olimpiyat yayını planlanmıştı.
Boks finalleri ise Türkiye saatiyle 03.00’te başlamasına rağmen canlı yayın programına alınmıştı.
Bugün bu programı bir spor kanalının yayın planı sanmak kolay.
1976’da ise bütün bunlar ülkenin tek televizyon kanalında gerçekleşiyordu.
TRT “Türk seyircisini ilgilendirmeyen” sporu seçiyordu
Montreal haberindeki bir ifade özellikle dikkat çekici.
Cumhuriyet, TRT’nin uluslararası yayında bulunan 110 saatin tamamını almadığını, “Türk seyircisini ilgilendirmeyen bazı spor dalları ile bazı seçme yarışmalarını” program dışında bıraktığını yazıyor.
Bu cümle TRT’nin kamu hizmeti mantığının sınırını da gösteriyor.
Kurum her şeyi göstermiyor.
Ama yalnız reyting tahminiyle de hareket etmiyor.
Bir yayıncı, “Türk seyircisini ne ilgilendirir?” sorusuna kurumsal cevap veriyor.
Atletizm, yüzme, jimnastik ve boks bu cevabın içinde.
Lig futbolunun tamamı ise değil.
Burada televizyon yalnız seyircinin tercihini ölçmüyor; seyircinin spor repertuvarını da oluşturuyor.
Artistik patinaj neden ana kanaldı?
30 Ocak 1977 Pazar günü Türkiye’deki televizyon seyircisi saat 15.00’ten itibaren Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası finallerini Helsinki’den Eurovision aracılığıyla naklen izleyebiliyordu.
Cumhuriyet haberi bunu sıradan bir yayın bilgisi gibi veriyor: Türk sporseverleri Avrupa’nın “buz ustalarını” bir kez daha izleme olanağı bulacak.
“Bir kez daha” ifadesi önemli.
Artistik patinaj tek seferlik tuhaf bir yayın değildi.
TRT’nin uluslararası spor paketinin düzenli parçalarından biriydi.
6 Mart 1977 Pazar akışı bu çeşitliliği daha da iyi gösteriyor.
- Pazarspor içinde İstanbul’da oynanan Birinci Lig maçından canlı bölümler.
- Ardından ping pong.
- Sonra yeniden futbol.
- Altın Eldivenler amatör boksu.
- Voleybol.
- Amatör kupalardan maç özetleri.
- Akşam saat 18.00’de Tokyo’da yapılan Dünya Artistik Buz Pateni Şampiyonası finalleri.
Tek bir Pazar günü.
Tek bir kanal.
Bir modern spor kanalında bile bu kadar birbirinden uzak sporun art arda gelmesi bugün alışılmadık olurdu.
| Saat | Spor / içerik | Format |
| 15.20 | 1. Lig futbolundan bölümler | Kısa canlı bölüm |
| 15.30 | Ping pong | Program kuşağı |
| 15.45 | 1. Lig futbolundan bölümler | İkinci kısa pencere |
| 15.55 | Altın Eldivenler | Amatör boks |
| 16.20 | Voleybol | Canlı/kuşak içi yayın |
| 16.25 | Amatör kupalar | Maç özetleri |
| 18.00 | Dünya Artistik Buz Pateni | Banttan final yayını |
¤
Bu çeşitliliğin bir kısmı zorunluluktan doğuyordu. TRT’nin ayrı spor kanalı yoktu. Sporun tamamı tek kanaldaki belirli süreye sığmak zorundaydı.
Ama sonuç ilginçti:
Futbol izlemek isteyen kişi ping pong da görüyordu.
Boks izlemek isteyen kişi voleybola denk geliyordu.
Pazar programını açan aile artistik patinajla karşılaşabiliyordu.
Bugünün algoritması çoğunlukla “sevdiğine benzeyen şeyi” gösterir.
Tek kanal ise bazen sevmediğin, bilmediğin ya da hiç aramadığın şeyi gösteriyordu.
TRT bize sevmediğimiz sporları mı sevdirdi?
Bu sorunun cevabını istatistikle veremiyoruz. 1970’lerde artistik patinaj izleyen kaç kişinin daha sonra bu spora kalıcı ilgi duyduğunu gösteren güvenilir bir araştırma yok. Dolayısıyla “TRT Türkiye’ye patinajı sevdirdi” demek fazla iddialı olur.
Ama daha sınırlı ve sağlam bir şey söyleyebiliriz: TRT milyonlarca kişiyi, kendi tercihleriyle muhtemelen aramayacakları sporlarla karşılaştırdı. Bu bile önemlidir. Bir sporu sevmek için önce onun varlığını bilmeniz gerekir.
Bir jimnastikçinin hareketini, bir artistik patinaj çiftinin dönüşünü, bir masa tenisi rallisini ya da olimpik yüzme finalini hiç görmeyen seyircinin o sporla ilişki kurma ihtimali de düşüktür. Tek kanal bu ilk karşılaşmayı sağlıyordu.
Muhammed Ali için sabah televizyon açıldı
Ve sonra Muhammed Ali vardı. Ali’nin 1970’lerde Türkiye’deki televizyon etkisini yalnız “ünlü bir boksörün maçları yayınlandı” diye anlatmak yetersiz. Çünkü Ali’nin maçları televizyonun normal saatini bile değiştiriyordu.
30 Ekim 1974’te Kinşasa’da George Foreman’la yaptığı ve sonradan “Rumble in the Jungle” adıyla efsaneleşen maç Türkiye’de sabah 06.15’te naklen yayımlandı. Aynı karşılaşma gece 23.30’da tekrar verildi. Cumhuriyet birkaç gün sonra programlamayı eleştirirken dünyanın en çok ilgi çeken olaylarından birinin sabah 06.15’te canlı, gece geç saatte tekrar verilmesini örnek gösteriyordu.
Fakat yayın saatinin zorluğu seyirciyi tamamen engellemedi. Asıl unutulmaz toplumsal sahne bir yıl sonra oluştu. 1 Ekim 1975’te Manila’da Muhammed Ali ile Joe Frazier üçüncü kez karşılaştı. TV’de 7 Gün yazarı birkaç gün sonra sabah saat beşte kalkıp televizyon başında çay içerken maçı beklediğini anlatıyordu.
Aynı derginin haberine göre televizyon sahibi pek çok kişi sabah 05.30’da ayaktaydı; bazıları sahurdan sonra hiç yatmamış, bazıları ise bir gece önce saatini kurmuştu. Çünkü “asrın maçı” vardı.
MUHAMMED ALİ İÇİN SAAT BEŞTE UYANAN TÜRKİYE
- 30 Ekim 1974 — Ali–Foreman, Kinşasa.
- Türkiye yayını — Sabah 06.15 canlı; gece 23.30 tekrar.
- 1 Ekim 1975 — Ali–Frazier III, Manila.
- Türkiye’de seyirci — Dönem basınına göre çok sayıda izleyici 05.00–05.30 civarında televizyon başındaydı.
Sonuç — Ali yalnız bir boks maçı için değil, küresel canlı yayın deneyimi için de insanları normal hayat saatinin dışına çıkardı.
▶ Muhammed Ali – Joe Frazier
Ali, boksu aşan bir figürdü
Muhammed Ali’nin Türkiye’de bu kadar büyük ilgi görmesini yalnız sportif başarıyla açıklamak da eksik.
- Ali siyah Amerikalıydı.
- Cassius Clay adını bırakıp Müslüman olmuştu.
- Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmişti.
- Amerikan devletine karşı hukuki ve siyasi mücadele vermişti.
- Kendisine “en büyük” diyordu.
- Rakipleriyle maçtan önce psikolojik savaş yapıyordu.
- Şiir gibi konuşuyor, kışkırtıyor, meydan okuyor, ring dışında da haber oluyordu.
Türkiye açısından Müslüman kimliği ayrıca güçlü bir yakınlık oluşturmuş olabilir; fakat bunun seyirci davranışına ne ölçüde etki ettiğini somut veri olmadan ölçmek mümkün değil.
Dönem basınından kesin olarak görebildiğimiz şey, Ali’nin sıradan bir yabancı sporcu muamelesi görmediği. TV’de 7 Gün 1975’te Manila maçını yalnız spor sayfasıyla geçmiyor; Ali’nin kişiliği, özel hayatı ve dünyadaki ünü üzerine uzun dosyalar yayımlıyor. Bir kadın gazetecinin gözünden Ali anlatılıyor. Maç “asrın olayı” diye sunuluyor. Boksla normalde ilgilenmeyen insanların bile Ali nedeniyle maçı izlediği ileri sürülüyor. Yani Ali, sporu aşarak popüler kültür karakterine dönüşmüştü.
▶ George Foreman – Muhammed Ali 1974
Dünya aynı anda ekrana geldi
Ali maçlarının başka bir önemi daha vardı.
Uydu ve uluslararası televizyon ağları, Türkiye’deki seyircinin dünya çapındaki bir olayı saatler ya da günler sonra haber filminde görmek yerine canlı izleyebilmesini mümkün kılıyordu.
Ama bu sistem basit değildi.
Ali–Foreman maçı öncesinde yayın hakkı için Eurovision ile organizatörler arasında pazarlık yapıldı. Cumhuriyet’in Eylül 1974 tarihli televizyon sayfasında Eurovision’un Avrupa yayın hakkı için 50 bin dolar teklif ettiği, teklif kabul edilmeyince üye ülkelerin organizatörle ayrı ayrı görüşmek zorunda kaldığı yazılıyor. TRT de organizasyonu yapan şirketle doğrudan temas kuruyordu.
Yani sabah ekranda gördüğünüz yumrukların arkasında uydu kirası, uluslararası yayın hakkı, hat bağlantısı, PTT, Eurovision ve para vardı.
1970’lerin spor televizyonu aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası iletişim altyapısına bağlanma hikâyesidir.
Olimpiyatlar, Ali maçları, Avrupa şampiyonaları ve milli maçlar televizyonun sınırlarını sürekli genişletiyordu.
“Canlı” kelimesi başlı başına olaydı.
Gol görüntüsü neden bile kıymetliydi?
Lig maçlarının tamamı düzenli canlı verilmeyince maç görüntüsü kendi başına değer kazanıyordu.
1977’de Pazarspor akışında “İstanbul’da oynanan 1. Lig futbol maçından naklen bölümler” şeklinde iki ayrı kısa pencere görüyoruz. Bu, bugünün 90 dakikalık kesintisiz yayınından çok farklı bir deneyim.
- Maçın tamamı değil.
- Bir bölüm.
- Sonra başka spor.
- Sonra yeniden futbol.
Spor programlarında haftanın maçlarından görüntüler ve özetler yayınlanıyor; ama düzen ve kapsam bugünkü standartta değil.
TV’de 7 Gün’ün 1975’teki bir eleştirisinde “futbol maçında amaç goldür, gelin TV’ye anlatın” diye yakınması boşuna değil. Seyirci maç görüntüsünde doğal olarak golü görmek istiyor; fakat televizyonun elindeki görüntü, süre ve programlama her zaman bunu garanti etmiyor.
Bugünün seyircisi bir golü birkaç saniye içinde telefonda tekrar tekrar izleyebiliyor.
1970’lerde golü televizyonda kaçırdıysanız, belki bir daha göremeyecektiniz.
Bu da spor görüntüsüne başka bir kıtlık değeri veriyordu.
Tek kanalın paradoksu
1970’lerin spor ekranı bugünden bakınca iki zıt özellik taşıyor.
- Birincisi kıtlık.
- Futbol maçını istediğiniz zaman izleyemiyorsunuz.
- Haftanın karşılaşmaları garanti değil.
- Gol görüntüsü bile değerli.
- İkincisi çeşitlilik.
- Olimpiyat geldiğinde atletizm, yüzme, jimnastik, boks saatlerce ekranınızda.
- Pazar günü ping pong görüyorsunuz.
- Akşam artistik patinaj.
- Bir başka hafta amatör boks.
- Milli maç Dublin’den canlı.
- Sabaha karşı Muhammed Ali.
Bugün içerik miktarı astronomik ölçüde daha fazla.
Fakat seçenek çokluğu her zaman izlenen şeylerin çeşitliliğini artırmıyor.
Spor seyircisi futbol kanalında futbol, basketbol kanalında basketbol, algoritmada zaten ilgilendiği sporu izliyor.
1970’lerin tek kanalı ise bazen sizi istemediğiniz sporun önüne oturtuyordu.
Belki sevmediniz.
Belki kanalın açılmasını beklerken mecburen baktınız.
Ama gördünüz.
Bu fark önemli.
Az seçenek bazen daha çok tesadüfi karşılaşma yaratıyordu.
Bu yüzden “eskiden spor yayıncılığı daha iyiydi” sonucuna varmak anlamsız olur. Teknik kalite, erişim, canlı yayın sayısı ve görüntü zenginliği bugün karşılaştırılamayacak kadar yüksek.
Ama tek kanalın bir avantajı vardı:
Seyirciyi kendi alışkanlıklarının dışına itebiliyordu.
Futbol beklerken patinaj görebiliyordunuz.
Ve bir Pazar günü hiç bilmediğiniz bir sporcunun hareketi, hayatınız boyunca aklınızda kalabiliyordu.
KAYNAK NOTLARI
Cumhuriyet, 3 Ocak 1975 — TRT, Beden Terbiyesi ve profesyonel futbol maçlarının canlı yayını tartışması
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1975/1/3/6
Cumhuriyet, 26 Eylül 1975 — Fenerbahçe–Beşiktaş maçı, yayın ücreti ve canlı yayın tartışması
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/en/catalog/192/1975/9/26/8
Cumhuriyet, 29 Ekim 1975 — İrlanda–Türkiye milli maçının Dublin’den canlı yayını
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1975/10/29/8
Cumhuriyet, 7 Haziran 1976 — Montreal Olimpiyatlarına TRT’nin ayırdığı 90 saatlik yayın
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1976/6/7/10
Cumhuriyet, 25 ve 30 Ocak 1977 — Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonası’nın TRT yayını
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/1/25/8
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/1/30/8
Cumhuriyet, 6 Mart 1977 — Pazarspor, ping pong, amatör boks, voleybol ve Dünya Artistik Buz Pateni Şampiyonası
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/3/6/6
Cumhuriyet, 26 Haziran 1978 — Lig maçlarının televizyonda yayınlanmasına ilişkin üç model
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1978/6/26/12
Cumhuriyet, 4 Kasım 1974 — Ali–Foreman maçının 06.15 canlı / 23.30 tekrar yayını üzerine televizyon eleştirisi
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1974/11/4/8
Cumhuriyet, 16 Eylül 1974 — Ali–Foreman yayın hakkı ve Eurovision pazarlığı
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1974/9/16/8
TV’de 7 Gün, 6 Ekim 1975 — Ali–Frazier / Manila maçı ve sabah 05.00–05.30’da televizyon başındaki seyirci