1970’lerde Türkiye’de televizyon hakkında verilen hemen her büyük karar, aynı soruya çarpıyordu: Bu ekran kimin adına konuşacak? Bugün onlarca ulusal kanalın, yüzlerce dijital mecranın bulunduğu bir ortamda bir siyasetçinin ekranda birkaç dakika fazla görünmesi önemli olabilir; ama 1970’lerin tek kanallı Türkiye’sinde bunun anlamı çok daha büyüktü. TRT’de görünmek, milyonlarca eve aynı anda girmekti. TRT’de görünmemek ise çoğu izleyici açısından hiç görünmemek anlamına gelebiliyordu.
Bu nedenle TRT’nin siyasi tarihi yalnız hükümetlerin kuruma baskı yapıp yapmadığı sorusuna indirgenemez. Asıl mesele kurumun nasıl tasarlandığı, yöneticilerinin nasıl atandığı, “özerklik” ve “tarafsızlık” kelimelerinin hukukta ne anlama geldiği, haberin ne sayıldığı, siyasi partilere hangi koşullarda söz hakkı verildiği ve tek bir televizyon kanalının farklı toplum kesimlerini nasıl temsil edeceğiydi.
1960’ların sonunda teknik olarak yeni doğmuş olan televizyon, 1970’lerde bir anda ülkenin en önemli siyasi sahnelerinden birine dönüştü.

Bir kelime değişti, kurumun dengesi değişti
1961 Anayasası’nın 121. maddesinin ilk halinde radyo ve televizyon idaresinin “özerk kamu tüzel kişiliği” olarak düzenlenmesi öngörülüyor, bütün yayınların tarafsızlık esasına göre yapılacağı belirtiliyordu. Burada iki ayrı kavram yan yana duruyordu: Kurum yönetimde özerk olacak, yayın içeriğinde tarafsız davranacaktı.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra bu yapı değişti. 20 Eylül 1971’de Anayasa’nın 121. maddesi yeniden yazıldı ve “özerk” sözcüğü metinden çıktı. Radyo ve televizyon istasyonlarının yalnız devlet eliyle kurulacağı, yönetimin “tarafsız bir kamu tüzel kişiliği” olarak düzenleneceği hükme bağlandı. Ardından 29 Şubat 1972’de kabul edilen 1568 sayılı kanunla 359 sayılı TRT Kanunu da değiştirildi; TRT’nin hukuki tanımında özerklik yerine tarafsızlık öne çıktı.
Bu iki kelime birbirinin eş anlamlısı değildi. Özerklik, kurumun kararlarını siyasi iktidardan belirli ölçüde bağımsız verebilmesini ifade ediyordu. Tarafsızlık ise yayınların farklı siyasi ve toplumsal taraflara karşı dengeli davranması beklentisiydi. Bir kurum teorik olarak özerk olup taraflı yayın yapabilir; aynı şekilde özerk olmayan bir kurumun da hukuken tarafsız yayın yapması istenebilir.
1970’lerde TRT tartışmasının düğümlendiği nokta tam olarak buydu: Siyasi iktidardan bağımsızlığı azaltılan bir kamu yayıncısından tarafsızlığı nasıl sağlayacağı bekleniyordu?
121. MADDEDE NE DEĞİŞTİ?
- 1961 Anayasası’nın ilk hali: Radyo ve televizyon idaresi “özerk kamu tüzel kişiliği” olarak düzenlenecek; yayınlar tarafsız olacaktı.
- 1971 değişikliği: “Özerk” tanımı kaldırıldı. Radyo ve televizyon istasyonlarının yalnız devlet eliyle kurulacağı ve idarenin “tarafsız bir kamu tüzel kişiliği” olacağı yazıldı.
- 1972: 1568 sayılı kanun, TRT Yasasını yeni anayasal yapıya uyarladı.
- Sonuç: Kurumsal bağımsızlık tartışmasının yerini giderek “tarafsızlık nasıl sağlanacak?” tartışması aldı.
Genel müdür artık yalnız yönetici değildi
Televizyonun etkisi arttıkça TRT Genel Müdürlüğü sıradan bir bürokratik görev olmaktan çıktı. 1970’lerin ortasında genel müdür atamaları hükümet, Cumhurbaşkanlığı, Danıştay, siyasi partiler, basın ve TRT çalışanlarının dahil olduğu bir siyasi-hukuki mücadeleye dönüştü.
TRT’nin resmi listesine göre İsmail Cem 1974-1975, Nevzat Yalçıntaş 1975, Şaban Karataş ise 1976-1977 arasında Genel Müdürlük yaptı. Fakat bu sade kronoloji, arka plandaki hukuk savaşını göstermiyor.
İsmail Cem 15 Şubat 1974’te TRT Genel Müdürlüğüne atandı. Gazeteci-yazar kimliği ve daha önceki siyasi fikirleri nedeniyle göreve geldiği andan itibaren yoğun tartışmaların merkezindeydi. 1975’te görevden alındı ve yerine Nevzat Yalçıntaş getirildi. Cem görevden alınmasına karşı yargıya başvurdu. Danıştay’ın kararları Yalçıntaş’ın atamasını hukuken tartışmalı hale getirdi; Yalçıntaş ayrıldıktan sonra Ocak 1976’da Şaban Karataş göreve getirildi.
Karataş’ın atanması da yargıya taşındı. Danıştay Şubat 1976’da atama işleminin yürütmesini durdurdu, Aralık 1976’da ise atama kararını iptal etti. Buna rağmen kurumun yönetimi üzerindeki hukuki tartışma 1977’ye kadar sürdü. 13 Ocak 1977 tarihli Cumhuriyet, Danıştay kararının Başbakanlığa tebliğ edildiğini yazıyor; birkaç hafta sonra mahkemeler Karataş’ın hukuki sıfatı konusunda ayrıca kararlar veriyordu.
Burada önemli olan, hangi genel müdürün “haklı” olduğu sonucuna varmak değil. Daha çarpıcı olan şu: Tek kanalın başındaki kişinin kim olacağı, hükümet kararnameleriyle yargı kararlarının karşı karşıya geldiği bir devlet meselesine dönüşmüştü.
İki genel müdür, iki TRT fikri
İsmail Cem ile Şaban Karataş arasındaki fark yalnız kişisel ya da parti siyasetine ilişkin değildi. Her ikisi de TRT’nin nasıl bir kamu kurumu olması gerektiğine dair farklı anlayışları temsil ediyordu. 2024’te yayımlanan karşılaştırmalı akademik çalışma, Cem’i sol eğilimli gazeteci-yazar, Karataş’ı ise milliyetçi-muhafazakâr bir yönetici olarak ele alıyor. Çalışmaya göre Cem, 1961 Anayasası’nın TRT’ye toplumun farklı kesimlerini yansıtma görevi verdiğini düşünüyordu; Karataş ise milli kültür ağırlıklı bir yayın anlayışını savunuyordu. Her iki isim de kendi uygulamalarının anayasal çerçeveye uygun olduğu görüşündeydi.
Bu nedenle dönem tartışmalarını “biri tarafsızdı, diğeri taraflıydı” diye özetlemek tarihsel gerilimi yoksullaştırır. Asıl fark, tarafsızlığın nasıl tanımlandığındaydı. Toplumun daha önce ekranda yeterince görünmeyen kesimlerine alan açmak bir yönetici için dengeyi sağlamak anlamına gelebilirken, başka bir yönetici bunu belirli bir ideolojik yönelimin güçlenmesi olarak görebiliyordu. Benzer biçimde “milli kültürü” öne çıkarmak bir yönetim için kamu hizmeti, eleştirmenleri için ise belirli bir dünya görüşünün kuruma egemen olması anlamına gelebiliyordu.
| Başlık | İsmail Cem | Şaban Karataş |
| Görev dönemi | 1974–1975 | 1976–1977 |
| Akademik çalışmadaki tanım | Sol eğilimli gazeteci-yazar | Milliyetçi-muhafazakâr yönetici |
| TRT’ye yüklenen rol | Toplumun farklı kesimlerini ekrana taşıma | Milli kültür ağırlıklı yayıncılık |
| Öne çıkan tartışma | TRT’nin sola açıldığı eleştirisi | Milli kültür ve sol propaganda tartışması |
| Ortak iddia | Kendi yayın politikasını anayasal gördü | Kendi yayın politikasını anayasal gördü |
Bu ayrım programların niteliğine de yansıyordu. İsmail Cem 1974’te BBC Türkçe’ye verdiği söyleşide genç TRT’nin gelişimini, yerli drama üretimini ve klasik Türk edebiyatının televizyona uyarlanmasını anlatıyor; Aşk-ı Memnu’nun televizyon için hazırlanacağını söylüyordu. Cem döneminin destekçileri bunu toplumun ve kültürün daha geniş bir temsili olarak görürken, muhalifleri TRT’nin sola açıldığını savunuyordu. Karataş döneminde ise milli kültür, Atatürk konuları ve sol propaganda eleştirisi daha görünür başlıklara dönüştü. Akademik literatürde iki dönem, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın TRT yönetimine yansımasının en açık örneklerinden biri olarak inceleniyor.
▶ VİDEO | İsmail Cem Genel Müdürlüğünü anlatıyor
Tarafsızlık herkes için başka bir şeydi
1970’lerde TRT hakkında neredeyse bütün siyasi çevrelerin şikâyet üretmesi, kurumun konumunu anlamak açısından önemli. Fakat şikâyetlerin aynı yönde olmadığına dikkat etmek gerekiyor.
Ağustos 1976’da Milli Selamet Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın Başbakan Süleyman Demirel ile görüşmesinde TRT yayınlarını gündeme getirdiği; partisinin gezilerinin yeterince izlenmediğinden şikâyet ettiği dönemin basınına yansıdı. Demirel’in de tarafsızlığı ihlal eden bir durum saptanırsa gereken işlemin yapılacağını söylediği aktarıldı. Yani Şaban Karataş’ın genel müdür olduğu dönemde, Karataş’ı göreve getiren siyasi blok içindeki bir parti bile TRT’nin kendisine yeterli yer vermediğini düşünebiliyordu.
Mart 1977’de ise ters yönde bir tartışma çıktı. MSP Genel Başkanı Erbakan’ın televizyonda yaptığı ve Cumhuriyet’in haberine göre 1 saat 45 dakika süren konuşmanın ardından CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, konuşmada CHP’ye yönelik iddialar bulunduğunu belirterek TRT’ye cevap hakkı için başvurdu. Ecevit başvurusunda TRT Siyasi Yayınlar Hakem Kurulunun daha önceki bir kararına da gönderme yaptı.
Bu örnekler “TRT herkese eşit davranıyordu” sonucunu vermediği gibi “TRT tek bir siyasi grubun şikâyet ettiği kurumdu” sonucunu da desteklemiyor. Tam tersine, tek kanallı sistemde hemen her siyasi aktör görünürlüğün dağılımını hayati buluyor ve kendi açısından dengesizlik gördüğünde kuruma itiraz ediyordu.

Seçim var, televizyonda propaganda yok
1970’lerin televizyon tarihindeki en şaşırtıcı ayrıntılardan biri seçim kampanyalarıdır. Televizyon giderek ülkenin en güçlü kitle iletişim aracına dönüşürken, 1973 ve 1977 genel seçimlerinde siyasi partilerin kanunla düzenlenen resmi seçim propaganda konuşmaları televizyondan değil radyodan yapılıyordu.
Bunun nedeni büyük ölçüde mevzuatın televizyon öncesi mantığıydı. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Kanunu’nun 52. maddesi siyasi partilerin radyo konuşmalarını düzenliyordu. Televizyon Türkiye’de ulusal ölçekte daha sonra yaygınlaştığı için yasal sistem televizyonu aynı biçimde kapsamıyordu. 23 Mayıs 1977 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan bir televizyon değerlendirmesi de, seçim konuşmalarının televizyonda yer almamasının başlıca nedenini kanunda yalnız radyodan söz edilmesine bağlıyordu.
Bu durum ancak 1979’daki 2234 sayılı kanun değişikliğiyle açık biçimde değişti. 1983’te Danışma Meclisi’nde yapılan bir konuşmada da 1979 değişikliğinin 298 sayılı kanunun 52. maddesine radyo yanında televizyonu eklediği hatırlatılıyordu.
Burada çok güçlü bir paradoks var: 1977’de milyonlarca insan akşam haberini ve dizileri televizyondan izliyor, fakat parti liderlerinin resmi seçim propagandası için hâlâ radyoya gitmesi gerekiyor.
Propaganda yoktu; peki haber?
İşte siyasal tartışmanın asıl hassas noktası burada başlıyor. Partilerin resmi seçim konuşmalarının televizyonda olmaması, siyasetin ekranda olmadığı anlamına gelmiyordu.
Başbakan ve bakanların faaliyetleri haberdi. Parti genel başkanlarının açıklamaları haberdi. Mitingler, hükümet toplantıları, dış politika, yatırımlar, açılışlar ve siyasi polemikler haber bültenlerine girebiliyordu. Böylece “eşit süreli seçim propagandası” bulunmasa bile haber seçimi, haber sırası, görüntünün süresi ve bir açıklamaya cevap hakkı verilip verilmemesi siyasi görünürlüğü belirliyordu.
Dönemin basınında TRT’nin “protokol haberciliği” yaptığı, hükümet faaliyetlerine fazla yer verdiği ya da tersine muhalefet ve belirli toplumsal kesimlere ağırlık tanıdığı yönünde birbirine zıt eleştiriler bulunuyor. Bu suçlamalar, kaynaklarını ve siyasi konumlarını belirtmeden tarihsel gerçek gibi aktarılmamalı. Fakat eleştirilerin yoğunluğu şunu gösteriyor: Tek kanalda haberin ne olduğu, tarafsızlığın en önemli savaş alanlarından biriydi.
1977’DE TELEVİZYONUN SİYASİ PARADOKSU
- Resmi seçim propaganda konuşmaları: Radyo.
- Televizyon haberleri: Siyasetçilerin günlük faaliyetlerini gösterebiliyor.
- Siyasi konuşmalar: Seçim propagandası dışındaki formatlarda ekrana gelebiliyor.
- Cevap hakkı: Partiler, rakiplerinin televizyon konuşmalarına karşı TRT’ye başvurabiliyor.
- Sonuç: “Televizyonda seçim propagandası yok” demek, “televizyonda siyaset yok” demek değildi.
Bir saat kırk beş dakika neden önemli?
Erbakan’ın Mart 1977’deki uzun televizyon konuşması tam da bu nedenle iyi bir örnek. Bu yayın kanunla partilere tahsis edilen klasik seçim propaganda konuşması değildi; fakat seçime birkaç ay kala bir parti liderinin tek kanalda uzun süre görünmesi doğal olarak diğer partilerin dikkatini çekiyordu. CHP’nin cevap hakkı başvurusu da televizyonun siyasi ağırlığının artık radyoyla aynı olmadığını gösteriyordu.
Televizyonda yüz, jest, kalabalık, görüntü ve sahne vardı. Radyo dinleyiciye ses ulaştırıyordu; televizyon ise siyasetçiyi evin içine getiriyordu. Siyasi aktörler açısından birkaç dakikalık ekran süresinin değeri giderek artıyordu.
Bu yüzden 1970’lerin sonuna gelindiğinde seçim hukukunun televizyonu dışarıda bırakması sürdürülebilir olmaktan çıktı ve 1979 değişikliğiyle televizyon resmi propaganda sistemine dahil edildi.
Yönetici değişince televizyon değişir mi?
TRT’nin 1970’lerdeki en önemli deneylerinden biri bu sorunun cevabını sürekli yeniden vermek zorunda kalmasıydı. Genel müdür değişiklikleri yalnız üst düzey bir makam değişikliği değildi. Program yöneticileri, haber anlayışı, kültür politikası, personel tercihleri ve kurum içi güç dengeleri üzerinde etkiler yaratabiliyordu.
Şaban Karataş dönemine ilişkin dönemin Cumhuriyet yazılarında yoğun ve açık biçimde olumsuz değerlendirmeler bulunuyor; gazete Karataş yönetimini Milliyetçi Cephe hükümetiyle özdeşleştiriyordu. Karataş ise kendi kitabında ve açıklamalarında TRT’yi milli kültüre yönelttiğini, önceki dönemde gördüğü ideolojik eğilimleri düzelttiğini savundu. İsmail Cem de kendi anılarında görevden alınmasını TRT’nin bağımsızlığına yönelik siyasi müdahale olarak değerlendirdi.
Bu iki anlatı birbirinin aynası gibidir. Her iki yönetici de kendi dönemini kamu hizmetinin ve anayasal yayıncılığın gereği olarak açıklarken, karşı tarafın TRT anlayışını ideolojik buluyordu. Bu nedenle dönemin tarihini yalnız yöneticilerin anıları üzerinden değil, yayın akışları, haber içerikleri, kurum kararları, Danıştay kararları ve farklı siyasi görüşlerdeki gazetelerin eleştirileri birlikte kullanılarak kurmak gerekir.
Asıl soru “tarafsız mıydı?”dan daha zor
Bugün geriye bakınca “TRT tarafsız mıydı?” diye tek cümlelik bir soru sormak kolay. Fakat 1970’lerin belgeleri daha zor bir soruyu ortaya çıkarıyor: Tarafsızlığın ölçüsü neydi?
- Her partiye aynı dakika mı?
- Hükümet faaliyetlerini haber sayıp muhalefetin açıklamalarını da aynı ağırlıkta vermek mi?
- Toplumda daha önce görünmeyen işçi, köylü, gençlik veya kültürel gruplara daha fazla alan açmak mı?
- “Milli kültür”ü öne çıkarmak mı?
- Devlet protokolünü eksiksiz göstermek mi?
Bu soruların hiçbiri yalnız teknik yayıncılık meselesi değildi. Her biri devletin toplum karşısındaki rolü, çoğulculuk ve kamu yayıncılığının sınırlarıyla ilgiliydi.
Tek kanalın bedeli
Çok kanallı sistemde bir izleyici kendisini temsil etmediğini düşündüğü kanalı kapatıp başka bir yere geçebilir. 1970’lerde bu seçenek yoktu. TRT’de yer almayan siyasi görüş başka bir ulusal televizyon kanalında görünemezdi; ekranda verilen haberin karşısında aynı gece başka bir televizyon haber bülteni bulunmuyordu.
Bu nedenle TRT üzerindeki siyasi kavga, kurumun gerçek etkisiyle orantılıydı. Genel müdür ataması devlet krizine dönüşebiliyor, Danıştay kararları manşet olabiliyor, siyasi parti liderleri birkaç dakikalık görünürlük veya cevap hakkı için kuruma başvurabiliyordu.
1970’lerin TRT’sinde sorun yalnız “iktidar televizyonu kontrol etmek istedi mi?” değildi. Muhalefet de, koalisyon ortakları da, gazeteciler de, TRT çalışanları da ekranın nasıl kullanılacağı konusunda talepte bulunuyordu. Çünkü herkes aynı gerçeği görüyordu: Türkiye’de bir tane televizyon vardı ve o televizyonun seçtiği görüntü, milyonlarca insan için günün ortak görüntüsüne dönüşüyordu.
TRT kimin televizyonuydu sorusunun bu yüzden tek bir cevabı yok. Hukuken kamunun televizyonuydu; yönetimi devlet yapısının içindeydi; hükümetler üzerinde etkili olmaya çalışıyor, muhalefet eşit görünürlük talep ediyor, çalışanlar mesleki bağımsızlık savunuyor, izleyici ise bütün bu mücadelenin sonucunu akşam salonundaki tek ekrandan seyrediyordu.
KAYNAK NOTLARI
1961 Anayasası, Madde 121 — Anayasa Mahkemesi
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1961-anayasasi
TRT Kurumsal — Genel Müdürler
https://www.trt.net.tr/corporate/general-directors
Meral Serarslan — Türkiye’nin Siyasal Ortamında Özerklik Kavramı ve TRT Kurumunun Özerklik Dönemi (1964-1972)
https://dergipark.org.tr/tr/pub/josc/article/200957
Mustafa Mert Alpbaz — Siyasi Kutuplaşma Ortamındaki TRT’nin Genel Müdürleri İsmail Cem ve Şaban Karataş’tan 1961 Anayasasına Bakışlar
https://dergipark.org.tr/tr/pub/esad/article/1445570
Cumhuriyet, 14 Şubat 1976 — Danıştay’ın Şaban Karataş atamasında yürütmeyi durdurma kararı
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1976/2/14/1
Cumhuriyet, 18 Aralık 1976 — Danıştay’ın Şaban Karataş atamasını iptal kararı
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1976/12/18/1
Cumhuriyet, 13 Ocak 1977 — İptal kararının Başbakanlığa tebliği
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/1/13/1
Cumhuriyet, 22 Mart 1977 — Ecevit’in Erbakan’ın televizyon konuşmasına cevap hakkı başvurusu
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/3/22/1
Cumhuriyet, 23 Mayıs 1977 — Seçim döneminde televizyon ve radyo propagandası tartışması
https://egazete.cumhuriyet.com.tr/katalog/192/1977/5/23/12
TBMM — 2234 sayılı Kanun, 1979 seçim mevzuatı değişikliği
https://www5.tbmm.gov.tr/develop/owa/td_v2.tutanak_sonuc?v_anabaslik=KANUNLAR