2015’te Türkiye’nin PISA puanları üç alanda birden çöktü. Okumada 47, fende 38, matematikte 28 puan kaybedildi. Üç yıl sonra aynı ülkenin aynı yaş grubundaki öğrencileri okumada 38, fende 43, matematikte 34 puan birden yükseldi. Eğer PISA’yı yalnızca manşetlerden izleseydik, Türkiye’deki 15 yaşındaki çocukların üç yılda birdenbire kötüleştiğine, sonraki üç yılda da mucizevi biçimde toparlandığına inanmamız gerekirdi.
OECD’nin kendi yorumu daha ilginç: 2015 sonucu uzun dönem çizgisinden sapan anormal bir sonuçtu. Ne 2012-2015 arasındaki sert düşüş ne de 2015-2018 arasındaki büyük sıçrama Türkiye’nin uzun dönemli gerçek eğilimini tek başına anlatıyor. PISA’nın bize öğrettiği ilk şey belki de tam burada başlıyor: Bu sınav, tek bir yılın sıralamasından çok uzun bir film olarak okunduğunda işe yarıyor.
PISA aslında nedir?
PISA, OECD’nin 2000 yılından beri yaklaşık üç yılda bir yaptığı uluslararası öğrenci değerlendirmesi. Türkiye ilk kez 2003’te katıldı. Pandemi nedeniyle 2021’de yapılması gereken döngü 2022’ye kaydırıldığı için son iki uygulama arasındaki takvim bir dönem dört yıla çıktı. Hedef kitle belirli bir sınıf değil; 15 yaşındaki ve en az altı yıllık örgün eğitim görmüş öğrenciler.
Ülkedeki bütün 15 yaşındakiler sınava girmiyor. PISA, dikkatle seçilmiş bir örneklemden ülke düzeyinde sonuç üretiyor. 2025 uygulamasında dünyada 91 ülke ve ekonomiden 760 binden fazla öğrenci sınava girdi. Türkiye’de 203 okuldan 7 bin 702 öğrenci test edildi; bu örneklem yaklaşık 920 bin 900 öğrenciyi, yani ülkedeki toplam 15 yaş nüfusunun yaklaşık yüzde 72’sini temsil ediyor.
91
ülke ve ekonomi
PISA 2025 uygulamasına katılan ülke ve ekonomi sayısı.
7.702
öğrenci
Türkiye’de 203 okuldan test edilen öğrenci sayısı.
Üç ana alan matematik, okuma ve fen. Fakat PISA’nın iddiası “çocuk okul müfredatını ne kadar ezberledi?” sorusunu ölçmek değil. Sorular, öğrencinin bilgiyi yeni bir durumda kullanıp kullanamadığına bakıyor: Bir metindeki ana fikri bulmak, kaynaklar arasında bağlantı kurmak, bir iddiayı veriye göre değerlendirmek, gerçek hayattaki bir problemi matematiksel biçimde modellemek ya da bilimsel bir açıklamanın ne kadar sağlam olduğunu tartmak gibi. Her döngüde üç ana alandan biri daha ayrıntılı ölçülüyor; 2025’in ağırlıklı alanı fen bilimleriydi.
Bu nedenle PISA bir zekâ testi değil. Üniversite sınavı da değil. Bir öğrencinin notunu, bir öğretmenin kalitesini ya da tek bir okulun başarısını belirlemek için tasarlanmıyor. En çok eğitim sistemlerinin büyük ölçekli fotoğrafını çekmekte; zaman içindeki değişimi, alt ve üst başarı gruplarını, sosyoekonomik farkları ve ülkeler arasındaki benzerlikleri görmekte işe yarıyor.
SINIR
PISA neyi garanti etmiyor?
Ama fotoğrafın sınırları var. PISA’nın kendisi de ülkeler ve kültürler arasında tam karşılaştırılabilirliğin her zaman garanti edilemeyeceğini söylüyor. Öğrencilerin ve okul yöneticilerinin verdiği anket cevapları kültürden kültüre değişebilir. Sınav örneklemle yapıldığı için küçük puan farkları istatistiksel olarak anlamlı olmayabilir. Üstelik sıralama, iki ülkenin puanı birbirine çok yakınken gerçekte olduğundan daha kesin bir yarış tablosu izlenimi yaratabilir.
O yüzden “PISA bir işe yarıyor mu?” sorusunun cevabı evet, ama ne için kullandığınıza bağlı. Bir eğitim sistemini yıllar içinde izlemek için güçlü bir araç. “Biz 32’nciyiz, onlar 29’uncu; demek ki onların eğitimi kesinlikle daha iyi” demek için ise çok daha zayıf.
Türkiye’nin 22 yıllık PISA filmi
Türkiye’nin PISA puanları yıllar boyunca şöyle değişti:
2003 — Matematik 423 | Okuma 441 | Fen 434
2006 — Matematik 424 | Okuma 447 | Fen 424
2009 — Matematik 445 | Okuma 464 | Fen 454
2012 — Matematik 448 | Okuma 475 | Fen 463
2015 — Matematik 420 | Okuma 428 | Fen 425
2018 — Matematik 454 | Okuma 466 | Fen 468
2022 — Matematik 453 | Okuma 456 | Fen 476
2025 — Matematik 462 | Okuma 472 | Fen 494
METODOLOJİ NOTU
Fen serisinde başlangıç noktası
Fen alanında bir metodoloji notu gerekli: OECD’nin eski uzun dönem trend tabloları, fenin ana değerlendirme alanı olduğu 2006’yı tam karşılaştırılabilir serinin başlangıcı olarak kullanıyordu. MEB’in 2025 sonuç özetinde ise 2003 fen puanı 434 olarak veriliyor. Bu nedenle uzun dönem fen eğilimini yorumlarken 2006 başlangıcı daha temkinli karşılaştırma noktası.
+39
matematik puanı
2003’ten 2025’e matematikteki toplam artış.
+70
fen puanı
Karşılaştırılabilir ana seri başlangıcı olan 2006’dan 2025’e fen puanındaki artış.
→
kapsanan 15 yaş grubu
OECD hesabına göre PISA örneklemlerinin kapsadığı 15 yaş grubu 2003’ten 2018’e bu aralıkta genişledi.
Tablonun ilk şaşırtıcı tarafı, Türkiye’nin hikâyesinin “sürekli gerileyen eğitim sistemi” kadar basit olmaması. Matematikte 2003’ten 2025’e 39 puanlık artış var. Fende karşılaştırılabilir ana seri başlangıcı olan 2006’dan 2025’e artış 70 puan. Okuma daha dalgalı: 2012’de 475’e çıktı, 2015’te çöktü, 2018’de toparlandı, 2022’de yeniden geriledi ve 2025’te 472’ye yükseldi.
İkinci şaşırtıcı nokta daha da önemli. Türkiye bu yükselişi yaparken PISA’nın kapsadığı 15 yaşındaki nüfus dramatik biçimde genişledi. OECD’nin hesaplamasına göre PISA örneklemlerinin kapsadığı 15 yaş grubu 2003’te yaklaşık yüzde 36 iken 2018’de yüzde 73’e çıktı. Yani ilk yıllardaki PISA ile sonraki yıllardaki PISA tam olarak aynı dar öğrenci kitlesini izlemiyordu; giderek daha fazla, daha farklı sosyoekonomik gruplardan öğrenci sistemin içinde ve örneklemin erişebildiği alanda yer aldı.
Normalde böyle bir genişleme ortalama puanı aşağı çekebilir. Daha önce okul dışında kalan veya dezavantajlı grupların sisteme katılması, ölçülen kitlenin kompozisyonunu değiştirir. OECD’nin dikkat çektiği nokta şu: Türkiye, bu büyük genişlemeye rağmen matematik ve fende uzun vadede ilerleme kaydetti. Bu nedenle 22 yıllık çizginin belki de en güçlü tarafı yalnız puan artışı değil, daha geniş bir öğrenci kitlesiyle birlikte gelen artış.
Peki 2015’te ne oldu?
2015’in tuhaflığı çıplak gözle bile görülüyor. 2012’den 2015’e okuma 475’ten 428’e, matematik 448’den 420’ye, fen 463’ten 425’e düştü. Sonra 2018’de puanlar sırasıyla 466, 454 ve 468’e çıktı.
Bu kadar büyük bir üç yıllık iniş çıkışı yalnızca “eğitim politikası bozuldu, sonra düzeldi” diye açıklamak ikna edici değil. OECD de 2015’i uzun dönem çizgisinden sapan bir sonuç olarak değerlendiriyor ve hem düşüşün hem de sonraki toparlanmanın uzun dönem trendini abarttığını belirtiyor. Öğrenci nüfusunun genişlemesi ve örneklemin kompozisyonundaki değişimler bu dalgalanmaya katkıda bulunmuş olabilir. Döngüler arasında ölçme tasarımında ve uygulamada yapılan değişiklikler de kısa dönem sıçramalarını yorumlarken hesaba katılması gereken unsurlar.
2018’deki 34-43 puanlık “mucize sıçrama”nın önemli bir bölümü, aslında 2015’te açılmış olağan dışı çukurun kapanmasıydı. 2018 sonuçları büyük ölçüde 2009 ve 2012’deki düzeylere geri dönüyordu.
2025’teki yükseliş neden daha farklı?
Yeni yayımlanan PISA 2025 sonuçlarında Türkiye bu kez üç alanda birden yükseldi. OECD’nin yuvarlanmamış trend hesabına göre 2022’ye kıyasla matematikte 8, okumada 16, fende 18 puan artış var. Yuvarlanmış ortalamalara bakıldığında matematik 453’ten 462’ye çıktığı için fark 9 puan gibi görünüyor.
Fen puanı 494’e ulaştı; OECD ortalaması 482. Okumada Türkiye 472, OECD ortalaması 461. Matematikte Türkiye 462, OECD ortalaması 463. Yani Türkiye fen ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıkarken matematikte istatistiksel olarak OECD ortalamasına yakın bir düzeyde.
Burada sıralamalara bakarken bir tuzağı ayırmak gerekiyor. Türkiye yalnız yükselmedi; OECD ortalamaları 2022-2025 arasında fende 3, okumada 14, matematikte 9 puan geriledi. Dolayısıyla Türkiye’nin sıralamadaki sıçramasının iki motoru var: Türkiye’nin mutlak puanı arttı, birçok başka ülkenin puanı düştü. Sadece sıra numarasına bakmak bu iki hareketi tek bir “başarı” hanesinde topluyor.
Peki Türkiye’nin puanı neden gerçekten yükseldi?
NEDENSELLİK UYARISI
PISA tek başına nedeni söylemez
PISA bu soruya tek başına nedensel cevap veremez. Bir politika ile puan artışı arasında aynı dönemde ilişki görmek, o politikanın artışa neden olduğunu kanıtlamaz. Ama 2025 verileri ve son yıllardaki eğitim göstergeleri birkaç makul ihtimali işaret ediyor.
Birincisi, 2022 pandemi sonrasının olağan dışı bir ölçüm yılıydı. Dünyanın birçok yerinde okul kapanmaları, uzaktan eğitim ve öğrenme kayıpları yaşandı. 2025’e gelindiğinde öğrenciler daha normal bir okul düzeninde birkaç yıl geçirmişti. Türkiye’deki toparlanmanın bir bölümü bu normalleşmeyle ilişkili olabilir. Fakat bu tek başına yeterli açıklama değil; çünkü OECD ülkelerinin ortalaması 2025’te de özellikle matematik ve okumada düşmeye devam etti. Türkiye yalnızca genel bir pandemi dönüş dalgasına kapılmış görünmüyor.
İkincisi, öğretmen açığı göstergeleri dikkat çekici. 2022’de Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 16’sı, okul müdürünün öğretmen eksikliğinin eğitimi aksattığını söylediği okullardaydı. 2025’te bu oran yaklaşık yüzde 8’e indi; OECD ortalaması yüzde 39’du. Bu, doğrudan “puanlar bunun için arttı” demek değil ama öğrenme ortamının önemli bir bileşeninde Türkiye’nin görece güçlü bir konumda olduğunu gösteriyor.
Üçüncüsü, dijital dikkat dağınıklığı. 2025’te Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 83’ü okul içinde cep telefonu kullanımının yasak olduğu okullardaydı; 2022’de bu oran yüzde 62’ydi. Fen derslerinde arkadaşlarının dijital cihazlar yüzünden sık sık dikkatinin dağıldığını söyleyenlerin oranı Türkiye’de yüzde 18, OECD ortalamasında yüzde 28’di. Türkiye içinde bu tür dikkat dağınıklığını bildiren öğrenciler fen testinde diğerlerinden yaklaşık 30 puan daha düşük sonuç aldı. Telefon yasağının puanı yükselttiğini kanıtlamıyor; ama sınıf içindeki dijital gürültünün eğitim açısından önemsiz olmadığını güçlü biçimde gösteriyor.
Dördüncüsü, öğretmenlerin mesleki gelişimine ayrılan hacim son yıllarda ciddi biçimde büyüdü. OECD’nin Türkiye reformlarını incelediği raporda, en az bir mesleki gelişim faaliyetine katılan öğretmen oranının 2018’de yüzde 65’ten 2022’de yüzde 99’un üzerine çıktığı; öğretmen başına ortalama eğitim saatinin de 39’dan 250 saatin üzerine yükseldiği aktarılıyor. Bunun niteliği ayrı bir tartışma ve OECD de nicelik kadar kaliteye bakılması gerektiğini vurguluyor. Yine de sistemde öğretmen eğitimine dönük yoğunlaşma, uzun dönemli olası açıklamalardan biri.
Beşincisi, Türkiye’nin müfredat ve ölçme sisteminde yıllardır ezberden çok beceriye, problem çözmeye ve yeterliklere yönelme hedefi var. Uygulamanın sınıflara ne kadar indiği tartışmalı; OECD daha önce sınıf içi ölçmenin hâlâ ezberi fazla ödüllendirdiğini belirtmişti. Ama PISA’nın ölçtüğü becerilerle ulusal sistemin hedefleri arasındaki hizalanma arttıkça, bunun zaman içinde sonuçlara yansıması mümkün.
Bir ihtimali de dışarıda bırakmamak gerekiyor: örneklem kompozisyonu. 2022’de PISA Türkiye’deki toplam 15 yaş nüfusunun yaklaşık yüzde 74’ünü, 2025’te yüzde 72’sini temsil etti. İki puanlık bu fark tek başına 8-18 puanlık artışı açıklayacak büyüklükte görünmüyor; yine de PISA gibi örneklem araştırmalarında “kimlerin ölçüldüğü” sorusunu hiçbir zaman tamamen unutamayız.
Asıl hikâye sıralama değil
fende temel yeterlik
2025’te Türkiye’de en az temel yeterlik düzeyine ulaşan öğrencilerin oranı.
okumada temel yeterlik
2025’te Türkiye’de en az temel yeterlik düzeyine ulaşan öğrencilerin oranı.
matematikte temel yeterlik
2025’te Türkiye’de en az temel yeterlik düzeyine ulaşan öğrencilerin oranı.
2025’te Türkiye’de öğrencilerin yüzde 81’i fende, yüzde 76’sı okumada, yüzde 64’ü matematikte en az temel yeterlik düzeyine ulaştı. Fen ve okumada bu oranlar OECD ortalamasının üzerinde, matematikte ise hemen hemen aynı düzeyde. Üst düzey performansta da Türkiye artık matematik ve fende OECD ortalamasına yakın; okumada hâlâ geride.
Bu tablo “Türkiye’nin eğitim sorunu çözüldü” demiyor. PISA zaten böyle bir cümle kurabilecek bir araç değil. Ama “Türkiye PISA’da sürekli kötüleşiyor” cümlesini de veriler taşımıyor. Daha doğru hikâye şu: Türkiye, 2000’lerin başından beri çok daha geniş bir öğrenci kitlesini okulda tutarken özellikle matematik ve fende uzun dönemli bir yükseliş gösterdi; okuma daha dalgalı kaldı. 2015’teki çöküş uzun dönem eğrisini olduğundan kötü, 2018’deki sıçrama ise olduğundan mucizevi gösterdi. 2025 ise başka ülkelerin düşüşünün de yardımıyla sıralamada çok daha görünür hale gelen gerçek bir puan artışı getirdi.
PISA’ya bakarken sorulması gereken ilk soru “kaçıncı olduk?” değil. “Aynı şeyi mi ölçüyoruz, kimleri ölçüyoruz ve bu çizgi gerçekten hangi yöne gidiyor?” olmalı.
Belki PISA’nın en yararlı tarafı da tam burada: Ülkeleri bir futbol ligi gibi 1’den 91’e dizmek değil; bize, tek bir manşetin altındaki hareketin aslında iki on yıla yayılan çok daha karmaşık bir hikâye olduğunu göstermek.
Editoryal kaynaklar
OECD — PISA 2025 Results: Türkiye
OECD — PISA 2018 Results: Türkiye’de performans eğilimleri
OECD — Taking stock of education reforms for access and quality in Türkiye
OECD — PISA Frequently Asked Questions











